Kirmizi Alarm - web tabanli online savaş oyunu Ana Sayfa
Forum Anasayfası Forum Anasayfası > OYUN DIŞI > Paylaşım Mekanı
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  Yardım Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

 
KA Genel Kurallar

İslami Sorular Ve Cevaplar

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz Sayfa  <1234>
Yazar
Mesaj
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:09

Kıyamet Günü Arş ın Gölgesinde Gölgelenecek Yedi Grup Kimlerdir

Kıyamet Günü Arş ın Gölgesinde Gölgelenecek Yedi Grup Kimlerdir - Kıyamet Günü – İslami Sorular





Soru
Kıyamet günü Arş'ın gölgesinde gölgelenecek olan yedi grup kimlerdir? Hangi özellikler buna neden olmaktadır?

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır:
Adil devlet başkanı,
Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
Kalbi mescitlere bağlı Müslüman,
Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit,
Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
Tenhada Allah'ı anıp göz yaşı döken kişi." (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesaî, Kudat 2)

Yedi mutlu kişiyi ya da yedi güzel adamı tanıtan hadîs-i şerifte öncelikle üzerinde durulması gerekli bir iki ifade bulunmaktadır. Bunlardan birisi "zıllullah= Allah'ın gölgesi" ifadesidir. Allah Teala'nın gölgesi olamayacağına göre, bundan maksat, ya Kabe'ye "beytu'llah = Allah'ın evi" denilmesi gibi bir şereflendirme veya arşının gölgesi yahut Allah Teala'nın sağlayacağı bir güvenliktir. Nitekim hadîs-i şerifin bazı rivayetlerinde açıkça "Allah, onları arşının gölgesinde barındıracaktır" buyurulmuştur. Bütün bu ifadelerle Allah Teala'nın o kullarını, ahiretteki sıkıntılardan rahmetiyle koruyacağı anlatılmaktadır.

Öte yandan Allah'ın gölgesinde barınacak insanlar sadece bu yedi sınıftan ibaret değildir. Zira başka hadislerde önemli niteliklere sahip bazı kişiler daha sayılmıştır: Mesela, “Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa veya alacağının tamamını veya bir kısmını borçluya bağışlarsa Allah kıyamette hiçbir gölgenin olmadığı günde kendi arşının gölgesinde gölgelendirecektir.” hadisi bunlardan biridir. (bk. Müslim, Zühd 74, Tirmizî, Büyu' 67; İbn Mace, Sadakat 14)

Bu hadiste yedi kimsenin zikredilmiş olması, diğer rivayetlerde zikredilen bahtiyarları bu mutluluktan asla mahrum bırakmaz.

Bu yedi sınıf insanı ayrı ayrı tanıtmadan önce bir hususa daha işaret etmemiz uygun olacaktır. Ahirette, Allah'ın himayesine kavuşacakları bildirilen insanların vasıflarına şöyle bir göz atılınca, her birinin, büyük güçlükleri göğüslemiş, hemen hemen aynı seviyede "zor"u başarmış kimseler oldukları, hepsinin bir çok dahilî ve haricî manilere rağmen, soylu bir mücadele vermiş oldukları anlaşılmaktadır. Yani hepsinin ortak özelliği, kullukta sevgiye dayalı kahramanlıklarıdır. Ödülleri de ona göredir: Kıyametin o dehşetli ortamında ilahî koruma altında olmak...

Şimdi hadisimizin haber verdiği yedi güzel insanı tek tek kısaca tanıyalım:

Adil devlet başkanı. Müslümanların yönetimini üstlenmiş kişi demektir. Müslümanlar dünyada onun himayesinde, bir başka ifadeyle gölgesinde bulunmuşlardır. Bu sebeple böyle bir yöneticinin ahirette göreceği karşılık da yaptığına uygun olarak ilahî koruma altında olmaktır. Adil devlet başkanı, diğerlerinden üstün olduğu için birinci sırada zikredilmiştir. Çünkü devlet başkanının himayesi onların hepsini içine alır.

Allah'a kulluk içinde serpilip büyüyen genç. Gençlik yıllarını namazlı-niyazlı dindar bir çizgide geçiren genç, nefsini Allah'ın emirlerine muhalefetten korumuş, heva ve heveslerin, şehevî duyguların, gemlenmesi güç arzuların etkisine karşı koyup kulluğa sarılmıştır. Bu, ondaki derin Allah saygısının delilidir. Zira Allah'ın emirlerine sarılıp günahlardan kaçınmak büyük bir fazilettir. Hele bu, gençlik yıllarında gerçekleştirilmişse, her türlü takdirin üstündedir.

Kalbi mescitlere sevgi ile bağlı Müslüman. Kalbi sanki mescide asılmış kandil gibi, sürekli mescitle ilgili olan, mescitlere devamda kusur etmeyen, Allah'ın evi demek olan mescitleri ve oralarda bulunmayı seven kişi, mescitlerle ilgilenmek suretiyle Rabbine olan sevgisinde devamlılığını göstermiş demektir. Bunun karşılığı olarak da ahirette arşın gölgesinde barındırılacaktır.

Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları ve ayrılmaları Allah için olan iki insan. Allah rızası için birbirlerini seven, başka hiçbir maksat taşımayan, bir araya gelmeleri Allah için, şayet ayrılacaklarsa ayrılıkları yine Allah için olan yani bir arada iken de ayrı iken de Allah için duydukları sevgiyi muhafaza eden iki insan, sanki bir anlamda yekdiğerini Allah'ın emirlerine muhalefetten korumaktadır. Zira mü'min mü'minin aynasıdır. Onların bu birbirlerini Allah için sevmeleri ve dostluklarım bu çizgide birbirlerine yardımcı olarak geçirmeleri, ahirette her ikisinin birden ilahî koruma altına alınmaları ile ödüllendirilecektir. O halde sevgimize ve sevdiklerimize bu açıdan iyice dikkat etmeliyiz.

Güzel ve mevki sahibi bir kadının gayr-i meşru davetine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit. Böylesine bir davete içinden veya açıkça "Ben Allah'ın emrine muhalefet etmekten, veya O'nun azabından ve gazabından korkarım" diyerek yaklaşmayan, nefsini koruyan kişi gerçekten büyük bir yiğitlik göstermiştir. "Allah'tan korkan kurtulmuştur" müjdesi gereği onun da ödülü ahiretteki sıkıntılardan kurtulmaktır. Bu husus, her türlü gayr-i meşru kadın-erkek ilişkilerinin kitle iletişim ve haberleşme vasıtalarıyla yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde çok daha büyük önem arzetmektedir.

Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse. Allah için verdiği sadaka ve yaptığı iyilikleri mümkün olduğunca gizli yapan, gösteriş ve riyadan uzak kalmaya çalışan kimse, Allah'ın rızasını her şeyin üstünde tutmuş demektir. Bunun karşılığı da, ahirette ilahî korumaya mazhar kılınmak suretiyle o kişinin faziletinin açığa çıkarılmasıdır. Bu, gıpta edilecek bir durumdur.

Tenhada Allah'ı anıp göz yaşı döken kişi. İnsanlardan ve gözlerden uzak, kimsenin bulunmadığı ortamlarda Allah'ı anarak gözlerinden sevgi yaşları dökülen kimse, çoğu insanın başaramadığı bir kulluk çizgisini yakalamış demektir. Onun bu samimi ve gizli kulluğunun karşılığı da mahşer yerinde ilahî koruma altına alınmak suretiyle, herkesin gözü önünde ödüllendirilmesidir. Böyle bir ödüllendirmeyi kim istemez. (bk. Peygamberimizden (s.a.v) Hayat Ölçüleri, Riyazü's sâlihîn Tercümesi ve Şerhi, Heyet, Erkam Yayınları, hadis no: 450)

İşte, her biri insan iradesi açısından başlı başına birer önem arzeden yukarıdaki hususlar ki, bunların bazısı, îfası çok zor ve çetin işler, bazısı da ruha ciddî birer çelme sayılan ağlardır. İnsan bu ağların bazılarından kurtulsa da, her an diğerlerine takılma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Ancak Allah’ın himaye ve inayetiyle aşılabilecek olan bu öldürücü tuzaklardan sıyrılabilme ve insan takatini zorlayan hatta bazen onu aşan bu çetin sorumlulukları başarıyla yerine getirebilme de, yine o inayet ve himayeyi celbin en güçlü, en makbul vesilesi sayılan, iradenin hakkını verme ve Allah’la sımsıkı irtibatta bulunma dinamikleri olması gerekir.

İşte, Peygamber sözü bize, her zaman iradesiyle var olabilmiş ve Allah’la irtibattaki gücü ortaya koymuş kudsîler cemaatinden böyle bir kesitle, ötedenberi ütopyalarda aranan, aranıp da bir türlü bulunamayan vicdan topluluğunu sunmakta ve onları yakalama mevzûunda içlerimizi arzu ile doldurup gönüllerimizi şahlandırmaktadır.

Evet, güneşin bulutların yerini alıp her yanı kavurduğu, beyinlerin kaynayıp terlerin gırtlağa ulaştığı ve sebeplerin bütün bütün iflas edip her şeyin insanın aleyhine döndüğü o gün, Hakk’ın himaye ve inâyetinden başka gölge olmayacak ve olamaz da. Bu gölgenin arş gölgesi veya başka bir şey olması önemli değil, önemli olan bildiğimiz düzenin değişmiş, kıstasların altüst olmuş, arz u semânın başkalaşmış olmasıdır.

Bu müthiş günde, kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve iltimasların hiçbir işe yaramayacağı muhakkak. Seslerin kesildiği, canların gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o gün, kim kimi koruyabilir ki?

Evet, işte böyle bir günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin gölgesidir ve bu gölgeden yararlanacak olanlar da:

- Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet reisi.

- Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış delikanlı.

- Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi sürekli mescitlerde atan ibâdet eri.

- Birbirlerini Allah için seven; bir araya geldiklerinde Allah için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hak rızasını, Hak sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.

- Hayatını hep “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” kuşağında sürdürebilen, iffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “ben Allah’tan korkarım” düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit.

- Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden, tırnağından artırıp, Hak rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve civanmertlik kahramânı.

- Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalgakıran mahiyetindeki o müthiş irâdesiyle günah ve isyan arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül erleridir.

Evet, başka hadîslerde de ifade edildiği gibi, adâletle hükmeden hâkimin ötede nurdan minberler üzerine kurulup Hakk’ın ard arda gelen iltifatlarını yudumlaması; (Müslim, İmare, 18; Nesâi, Kudat, 1; Müsned, 2/159) gençliğinde, gençliğini aşmış delikanlının Hakk’ın hoşnutluğu ile mükâfatlandırılması; hayatını mescid-ev-iş yeri arasında bir dantela gibi örmeye muvaffak olmuş ibâdet erinin ilâhî himayeye alınması; kâinata "mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakıp ömürlerini, Allah için severek, sevilerek geçirenlerin mahşerde İlâhî muhabbetle mükâfatlandırılmaları; dünya hayatını mehâbet ve mehâfet atkıları üzerinde örgüleyen gönül insanının ötede korktuğundan emin bulunması; sadakasını, sadâkat nişanesi ölçüsünde te’diye eden vefâ erinin, o en vefâlıdan tasavvurlar üstü mukâbeleye mazhar olması, nihayet, zâhiri mânâlı, bâtını derin, âlemin kendisini bildiği yanlarıyla onlara en mükemmel örnek, dostla halvetinde de gözyaşlarıyla O’na içini dökebilen o duygu ve gönül insanının, bütün bâdireleri aşıp umduklarına nâil olması gibi, uhrevî ödüllendirmeleri ifâde etmenin yanında aynı zamanda, ideal bir toplumun kesiti sayılan böyle bir tablo ile mükemmel bir millet olmanın çerçevesi verilmekte ve insanları ona taşıyacak esaslar gösterilmektedir.

Artık böyle ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevânın birkaç satıra sıkıştırılarak, âdeta deryânın damla ile ifadelendirildiğini tekrar etmemize gerek olmadığını düşünüyoruz.

Buna göre:

1. Allah Teala, kullarının sadece kendi rızasına yönelik amellerinden hoşnut olur ve onları, kimseden yardım görme imkanının bulunmadığı yerde himayesine alır.

2. Hadîs-i şerifte sayılan yedi sınıf insanın vasıfları ve yaptıkları, örnek alınacak üstün nitelikli işlerdir.

3. Her güzel ve makbul işin temelinde, sevdiğini Allah için sevmek gibi bir üstün meziyet bulunmaktadır.

4. Gönülleri Allah sevgisi, Allah için sevme, Allah için buğzetme duygusuyla diri tutmak lazımdır.

Selam ve dua ile...
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:09

Farklı Din Veya Mezhepten Biriyle Evlenmek

farklı dinden biriyle evlenmek - farklı bir ülkenin insanıyla evlenmek - gayri müslüm biriyle evlenmek


İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de, iman eden bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.
Bakara/221

Müminlerin müşriklerle evlenmelerinin yasaklanmasının nedeni "onların ateşe çağırması"dır. Yani bu tür evlilikler, müminleri şirk yollarına yöneltebilir. Çünkü karı-koca arasındaki ilişki sadece cinsel değil, aynı zamanda duygusal ve kültürel bir ilişkidir. Müslüman bir eşin müşrik bir eşi etkileyip onu, ailesini ve çocuklarını İslâm'a kazanması mümkündür. Fakat müşrik eşin müslüman eşi, ailesini ve çocuklarını şirk yollarına düşürmesi de aynı derecede mümkündür. Büyük bir ihtimalle böyle bir evliliğin sonucu olarak İslâm ve gayri İslâm aynı ailede gelişmeye devam edecektir. Bir gayri müslim bunu kabul edebilir; fakat bir müslüman kabul edemez. İslâm'a samimi olarak inanan bir kimse, sadece şehvetini tatmin etmek için böyle bir riske atılamaz. O kendisini veya en azından çocuklarını küfre, isyana ve şirke götürebilecek bir şeyi yapmaktansa arzularını bastırmayı tercih eder.
Mevdudi

Bakara Sûresi'nin 221. âyeti, kadın erkek farkı gözetmeksizin kesin ve açık olarak müşriklerle müslümanların evlenmelerini yasaklıyor. Müşrik, Allah Teâlâ'ya zatında veya sıfatlarında ortak koşan, başka tanrı veya tanrıların veya tanrının sıfatını taşıyan varlıkların bulunduğuna inanan, bunlara tapan kimsedir. Ehl-i kitaptan maksat ise, İslam dini geldiğinde asıl dinlerinden uzaklaşmış, iman ve ibadette yanlış yollara sapmış, kitaplarının aslını kaybetmiş de olsalar gelip geçmiş bir peygambere ve onun getirdiği dine inanan, İslam'a göre bozulmuş olan bu dini doğru/sahih bilen ve bulan insanlardır. Bakıldığında ehl-i kitabın -en azından bir kısmının- inancı içinde şirk unsurlar da vardır; Allah'a mahsus bazı sıfat ve özellikleri İsâ ve Meryem gibi bazı yaratılmışlarda da var saymakta, bunlara da ibadet etmektedirler. Bu sebepledir ki ehl-i kitabın inancı -şirkten kurtulmadıkları sürece- onları ahirette kurtuluşa erdirmemekte, cehennemlik olmaktan kurtarmamaktadır. Buna rağmen Hristiyan ve Mûsevîler kısmen de olsa vahye dayalı bazı inanç ve uygulamalara sahip bulundukları ve -muhtemelen- hak dine inanma bakımından daha yatkın olduklar için kendilerine bazı imtiyazlar tanınmış, genel olarak kâfirlere mahsus hükümlerin bir kısmından istisna edilmişlerdir. Bu istisnaların konumuzla ilgili olanı, "ehl-i kitap kadınlarla müslüman erkeklerin evlenmelerinin helal olması"dır.

Mâide Sûresi'nin 5. âyetinde ehl-i kitabın yiyeceklerinin, kadın ve erkek müslümanlara da helal olduğu ifade edildikten sonra "yalnızca ehl-i kitap kadınların" müslüman erkeklere helal olduğu zikrediliyor; yeri geldiği halde müslüman kadınların da ehl-i kitap erkeklere helal olduğu (onlarla evlenebilecekleri) söylenmiyor. Böyle bir açıklama bulunmayınca hükmü (müslüman kadının bir mûsevî veya hristiyan ile evlenmesinin caiz olup olmadığı hükmünü) Hz. Peygamber'in (s.a.) uygulamasından, burada da bir çözüm yoksa kıyastan çıkarmamız gerekir. Kadınlarla erkekler evlenme konusunda bazı farklı hükümlere tabi olduklarından biri hakkındaki hükmü diğerine de teşmil etmek (aynı hüküm kapsamına almak) mümkün değildir. Bu yüzden böyle bir kıyasa gidilmemiştir. Esasen kıyastan önce ortada Sünnet (Hz. Peygamber'in ve ashâbın uygulaması) vardır. Âyeti farklı yorumlayan bazı sahâbîler ve müctehidler, Peygamberimizin vefatından sonra, "müslüman erkeklerin ehl-i kitap kadınlarla evlenmelerinin" bile helal olmadığı sonucuna varmışlardır. Müslüman kadının ehl-i kitaptan olan bir erkekle evlenmesine gelince bunu tartışma konusu bile yapmamışlar, Hz. Peygamber zamanında, müslüman kadınların bulundukları yerlerde ehl-i kitap erkekler de bulunmuş, ama böyle bir evlenme olmamış, bu evlenmenin caiz olmadığı hükmünde icma meydana gelmiştir. Bu hükmü benimseyen fıkıhçılar, yukarıda zikredilen delillere ek olarak bir de şu âyete dayanmışlardır: Mümtehine Sûresi'nin 10. âyetinde, inanmayanların ülkesinden müslümanların ülkesine hicret eden kadınlarla ilgili olarak "...eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere iade etmeyin" buyurulmuştur. Başka bazı delillerle de desteklenerek burada geçen "kâfirler" kelimesinin ehl-i kitabı da içine aldığı, müslüman bir kadının Ehl-i kitap'tan bir erkekle de evlenemeyeceği ve evliliğini sürdüremeyeceği sonucuna ulaşılmıştır (bk. Bakara 2/221). Fıkıhçıların çoğu bu hükümde, önceden evli olanlarla yeni evlenecek olanları birbirinden ayırmamış olmakla beraber, özellikle Hz. Peygamber ve Hz. Ömer devirlerine ait uygulamalara dayanan bazı fıkıhçılar, baştan evlenmenin câiz olmadığını, ancak müslüman olmadan önce gayr-i müslim ile evli bulunan tarafın, ihtida yüzünden nikahının bozulmayacağını ileri sürmüşlerdir (İbn Kayyim, Ahkâm-u Ehli'z-Zimme, Dimaşk 1961, 317 vd., 340 vd.). Çağdaş âlimlerden Kardâvî de bu ictihadı benimsemiştir.

Hak dinin yayılmayı, insanlar tarafından benimsenmeyi istemesi tabîîdir. Bu isteğin daha tabîî bir sonucu da mensuplarının ve onlardan gelecek nesillerin dinini, dindarlığını korumaktır. Korumak eğitimle olur, eğitimin en önemli aracı ailedir. Ailede din ikiliğinin bulunması, çocuklar üzerinde etkisini hissettirecek ve onların benimseyecekleri din konusunda önemli bir risk oluşturacaktır. Bu bakımdan ideal olan müslümanların kendi dindaşlarıyla evlenip aile kurmalarıdır. Ortada bir zorlayıcı sebep yoksa müslüman erkeğin de karısı müslüman olmalıdır. Müslüman bir kadının kocasının müslüman olması ise -koruma, eğitim ve etki bakımından- daha önemlidir. Soyun devamı, miras, velayet gibi konularda da -babanın gayr-i müslim olması halinde- bir dizi problem ortaya çıkacaktır. İşte bütün bu sebepler bir araya gelince müslüman kadının gayr-i müslim bir erkek ile evlenmesinin niçin caiz kılınmadığını anlamak bize göre kolaylaşmaktadır.
Hayrettin Karaman

Evlilikte eş seçimi önemlidir. Yuvayı yapacak, çocukları eğitecek, erkeğe ömür boyu iyi veya kötü günde destek ve mutluluk verecek olan eşi seçerken güzelliğinden, soyundan ve malından çok, dindarlığına ve iyi ahlâk sahibi olmasına dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadınla dört şeyden dolayı evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç, mutlu olursun” (Buhârî, Nikâh, 15; Ebû Dâvud, Nikâh 2; Nesâî, Nikâh 13; İbn Mâce, Nikâh 6; Muvattâ', Nikâh 21).

 

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:10

İslam'da Ceset Yakmanın Hükmü Nedir

İslamiyette Cenazenin Yakılması - Cenazenin Yakılması Hakkında - Dinimizde Ceset Yakılmasının Hükmü Nedir


Soru: İslam'da ceset yakmanın hükmü nedir?
Cevap:

Dinimize göre cenazelerin yıkanıp kefenlenmesi ve toprağa gömülmesi gerekir. “Kur’ân-ı Kerim’de bu işlemin insanoğluna Allah tarafından öğretildiği, kardeşinin cesedini ne yapacağını, bir karganın hareketlerinden öğrenen Hz. Âdem’in oğlunun, “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten de mi aciz kaldım!” dediği anlatılır. (Maide, 5/31) Başka ayetlerde de ölünün gömülmesi gereğine dolaylı olarak işaret edilmiştir (Tâhâ 20/ 55, Mürselât 77/25-26; Abese 80/21-22) Ölünün toprağa tevdi edilmesi çevre temizliği, sağlık, insanın saygınlığının korunması ve ölümü hatırlatma türünden birçok hikmetler taşımaktadır.” (Mustafa Uzunpostalcı, “Defin”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c: 9, s: 86)

Bunun yanı sıra insan cesedi ile ilgili olarak Peygamberimizden şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

Aişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” (Muvatta, Cenâiz 15; Ebu Davud, Cenâiz 58-60; İbn Mâce, Cenâiz, 63)

Yani diri iken bir kimsenin kemiğini kırmak nasıl caiz değilse ölünün kemiğini kırmak da caiz değildir. Cesedi yakmak da bu kapsamda değerlendirilebilir.


alıntıdır
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:10

Büyü Belirtileri Nelerdir

Allah Katında Büyü Yapanın Yeri - Büyü Varmı - Büyü Yapanın Sonu Ne Olur - Büyücülük - İnsan Üzerinde Büyünün Etkisi - İnsanlara Yapılan Büyülerin Zararları




SUAL:Büüyü varmıdır belirtileri olurmu?büyü nedir neden büyü yapılır


Büyü Belirtileri
• Ruh halinizde bir değişiklik hissetmeniz, Vesvese halleri... Mesela; bazıları evden dışarı çıkıp içeri girse elbisesinin hatta tüm bedenlerinin kirlendiği hissine kapılarak elbiselerini değiştirirler ve banyo yaparlar... Bazılarının derdi problemi de su ile; devamlı banyo yapmak isterler saatlerce banyoda kalırlar, saatlerce ellerini yıkarlar.
• Kendinizi tanıyamaz durumda olmanız,
• Gece artarak devam eden sıçrayarak uyanmalar, Uyku esnasında korkma, bağırarak uyanma,
• Korkunç rüyalar görmeye başlamanız,
• Rüyalarınızda sık sık kedi, köpek gibi hayvanları görmeniz,
• Uykuda yükseklerden atılma-düşme-uçma (sık sık olanlar)
• Uyku esnasında dişleri gıcırdatmak..
• Uyku esnasında terlemek (oda sıcaklığı yada giydiği şeylerle alakalı olmayan hallerde)
• Boğuluyormuş gibi olmak (boğazını sıkıyorlarmış hissi)
• Kalp ya da midenizde ilgili rahatsızlığınız olmadığı halde göğüs kafesinizde ağrı hissetmeniz
• Aşırı yorgunluk,
• Ensenizde ağrılar,
• Kasıklarda ağrı yada şişkinlik..
• Saçlarınızda elektriklenmeler olması,
• Gözlerdeki ağrılar,
• Gölgenizin sizi izlediği izlenimine kapılmak,
• Hastada hep bir tedirginlik, uyuşukluk, tembellik
• Takip ediliyormuş hissi
• Yalnızlıktan korkma ve tedirgin olma.. (bazıları da tam tersine yalnızlığı sever ve odalarına kapanırlar, kalabalıklardan hoşlanmazlar)
• Sabahları uyanınca ellerde kollarda (genelde sol kolda) uyuşma
• Akşam yatağına yattığında uyuyamama sağa sola dönüp durma, sabaha karşı uykuya dalma, sabahları da uyanıp kalkamama hali..
• Ayak tabanlarınızın yanma halleri başlıca belirtilerdir.

Bazı insanlarda, aşırı etkilenme ve geç müdahale sonucu sinir bozuklukları ve akli denge bozukluklarına kadar giden olaylar mevcuttur. Bu yüzden dikkatli olup, bu belirtileri önemsemek gereklidir. Büyülerde etkinin beyin iradesiyle en aza indirilmesi mümkündür.

Büyülerin etkileri insanların burçlarına göre de değişkenlik gösterebilir. Yengeç, Aslan, İkizler, Oğlak, Kova ve Yay Burçları büyü konusunda daha hassastır

Gizliilimler Yorumu: Bu gibi belirtiler, birçok psikolojik hastalıklarda görülebilir özelliklerdir. Cindarlar ve kendilerini medyum ya da kahin olarak tanıtan bu insanların çoğu şarlatandır ve sizdeki psikolojik rahatsızlıkları "sizde büyü var" palavrasıyla sizi aldatmak ve istismar etmek için kullanmaktadırlar. Bu insanlar, dikkat ederseniz az çok insan psikolojisi okumuştur. Bu yüzden bu makaleyi GÜVENİLİR OLARAK GÖRMEMENİZİ şiddetle tavsiye diyorum.



Düzenleyen Mavi - 12-Ağustos-2011 Saat 23:10
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:10

Hızır Aleyhisselâm Kimdir

hızır aleyhisselam



HIZIR VE İLYAS ALEYHİMESSELÂM KİMDİR VE NE HÂLDEDİRLER?

Hızır aleyhisselâm, peygamber olması kuvvetle muhtemel, ilim ve hikmet sahibi bir zâttır. Tasavvuf erbâbına ve hadis âlimlerine göre Hz. Hızır hayattadır, diridir. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Fütuhât-ı Mekkiye’sinde Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna dair bilgiler verir. İbn Salâh ve İmam Nevevî gibi bazı zâtlar da Hızır aleyhisselâmın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişler… Ve yeryüzünde âb-ı hayat’ın (hayat suyu) var olduğunu, ondan içenin kıyâmete kadar hayatta kalacağını, Hızır aleyhisselâmın da ondan içtiğini haber vermişlerdir.
***
Hızır (a.s.) zaman zaman bazı kimselere görünür, darda kalanlara yardım eder, hayırlı ve güzel yerlerde bulunur. Bazı Allah dostları, sıkıntılı anlarda, Hızır aleyhisselâmdan istimdat için aşağıdaki beyti zaman zaman okumuşlardır.
Edrik Ebe’l-Abbas ennî münhasır
Seyyidî Belyâ’bni Melkâni’l-Hızır

(Lâ edrî)
Meali: Efendim Belyâ, Melkân’ın oğlu Hızır! Yetiş ey Ebu’l-Abbas, sıkıntıdayım, demektir.
Açıklama: “Belyâ” Hızır aleyhisselâmın adı, “Melkân” babasının adıdır. Künyesi de, “Ebu’l-Abbas”tır.
Tarîk-ı Nakşî Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) hazretlerinin, ders arasında zaman zaman, hem yukardaki beyti hem de şu beyti cezbeli bir tarzda okudukları talebeleri tarafından nakledilmektedir…

“Edrik Ebe’l-Kaasım, ennî münhasırun;
Seyyidî Muhammedü’bni Abdullâhi’bni
Abdü’l-Muttalib, hüve’n-nûr.”

***
Kur’ân-ı Kerim’de Hızır aleyhisselâmın isminden açıkça bahsedilmez. Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile alâkalı kıssada, “Kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”(2) diye bahsedilen zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) gelen sahih hadislerde, bu şahsın Hızır aleyhisselâm olduğu açıkça belirtilmiştir.(3)
***
Dilerseniz sözü fazla uzatmadan Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerine bırakalım. Yazdıkları bir mektupta o şunları anlatıyor:
“Arkadaşların, Hızır’ın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm) ahvâlini sormalarının üzerinden belli bir zaman geçti. Ancak fakîr, lâyıkı veçhile onun ahvâline ıttılâı olmadığından (gerekli ve tatminkâr bir bilgiye sahip bulunmadığımdan) dolayı cevap vermekte tevakkuf ettim (durup bekledim).
“Bir gün sabah halakasında (zikir meclisinde), Hz. Hızır ve İlyas’ı (aleyhimesselâm), rûhânîler sûretinde hazır vaziyette gördüm. Hızır aleyhisselâm, rûhânî bir ilkâ (kalbime gelen bir hitâb) ile şöyle dedi:
– “Biz, ruhlar âlemindeyiz. Hak sübhânehû ve teâlâ hazretleri, ruhlarımıza öyle kâmil bir kudret verdi ki; biz, cisimlerin şekil ve sûretlerini alıp onlar gibi olabiliriz… Ve bizden de, bu sûret ve şekillerini aldığımız cisimlerden meydana gelen cismânî harekât ve sekenât yani duruş ve davranışlar, cesede ait ibâdet ve tâatler de aynen meydana gelir.’
“Bu esnâda ben,
– “Siz namazı İmam Şâfiî’nin (rh.) mezhebine göre kılıyorsunuz’ dedim.
“O da şöyle cevap verdi:
– “Biz şerîatlerle mükellef değiliz; lâkin kutb-i medâr’ın (4) mühim işlerinin görülmesi bize bağlıdır, o da İmam Şâfiî mezhebi üzeredir, dolayısıyla biz de onun arkasında İmam Şâfiî’nin (rh.) mezhebine göre namaz kılarız.’
“İşte o zaman anlaşıldı ki; onların ibâdet ve tâatlerine mükâfat terettüb etmez (sevab yazılmaz, ecir ve mükâfat verilmez). Onların ibâdet ve tâatleri, tâat ehline muvâfakat (uygun olma) ve ibâdetlerin sûretine riâyet içindir.
“Ve yine anlaşıldı ki; velâyet kemâlâtı Şâfiî fıkhına, nübüvvet kemâlâtı ise Hanefî fıkhına uygundur.
“İşte bu sırada, Hâce Muhammed Pârsâ’nın (k.s.), kendisinden naklen Fusûl-i Sitte’de zikrolunan, ‘İsa alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm yeryüzüne indikten sonra Ebû Hanîfe’nin (rh.) mezhebiyle amel eder’ sözünün hakikati de anlaşılmış oldu. (Mümkündür ki bu cümle, İsa aleyhisselâm ile İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihadlarının benzerliği dolayısiyle söylenmiştir. Yani Hz. İsa’nın ictihâdı, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihâdına uygun olacak; ama onu taklid etmeyecektir. Zira onun şânı, ümmet ulemâsını taklid etmekten yana yücedir.) (5)
“Yine bu esnada, onlardan yardım istemek ve duâ taleb etmek hatırıma geldi. Hızır aleyhisselâm da,
– “Hak sübhânehû ve teâlânın inâyeti (lûtuf ve yardımı), bir şahsın hâlini şumûlüne alıyorsa (onu ihâta ediyor, kuşatıyorsa), ona biz karışamayız, tesir ve nüfûzumuz olmaz’ dedi.
“Âdeta onlar, kendilerini aradan çıkarmış gibiydiler.
“Hz. İlyas alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâma gelince; o bu esnada hiç konuşmadı.”(6)
“Hazret-i Hâce Muhammed Pârsâ (k.s.), ‘Hızır’ın (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) rûhâniyeti, ledünnî ilimlerin gelmesinde vâsıtadır’ dedi.
“Görünen o ki; bu söz, mâneviyat yolculuğundaki başlangıç ve orta hâllere nisbetle söylenmiştir. Zira açık keşfin şehâdet ettiği gibi, mühtehînin yani mânevî yolda başlangıç ve orta menzilleri aşmış olan sondakilerin muâmelesi/durumu bir başka şeydir. Bunun doğruluğunu, Şeyh Abdülkadir Geylânî’den (kaddesallâhü teâlâ sırrahû) yapılan bir nakil de kuvvetlendirmektedir. Bir gün o minbere çıkmış, ilimleri ve ma’rifetleri açıklıyordu. Bu esnada oradan Hızır aleyhisselâm geçmekteydi. Şeyh ona seslenerek şöyle dedi:
“Ey İsrâilî, gel de Muhammedî kelâmı dinle!’
“Şeyh’in bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır ki, Hızır (a.s.) Muhammedîler’den değil, geçmiş milletlerdendir. Hâl böyle olunca, o nasıl Muhammedîler’e vâsıta olabilir?”(7)

***

Hızır aleyhisselâmla ilgili ilave bazı bilgiler

1. HZ MUSA VE HIZIR ALEYHİMESSELAM

Kehf suresinde geçen ilm-i ledün dersini aldıktan sonra Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselama,
- “Bu ilmi sana Rabbim hangi amelin karşılığında verdi? Onu bana öğret de, ben de onunla amel ederek bu ilmi elde edeyim” dedi. Hızır (a.s.) da,
- “Allah için, mâsiyete sabr etmem sayesinde” diye cevap verdi. (Şuabü’l-İman)

2. ABULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ VE HIZIR ALEYHİSSELAM


Bu mübarek zat maddi ilimlere ait tahsilini Bağdat’ta bitirmiş ve Hızır (a.s.) ile manevi tahsile başlamıştı. Ve henüz 25 yaşında bir genç idi. Bir cuma günü namazdan önce Bağdat’ın en büyük camiinde murakabe halinde idi. Halk da sanki birileri tarafından o camiye sevkedilmekte idi. (Belki de manevi hocası Hızır aleyhisselâm onları o camiye yönlendiriyordu). Öyle ki cami hınca hınç dolmuş, Abdulkadir Geylani hazretleri murakabeye devam ediyordu.
İsterseniz devamını kendisinden dinliyelim:
“Hutbe’nin arkasında murakabe halinde idim. Ceddim Rasûlüllah teşrif ettiler ve buyurdular ki:
- “Ey Abdulkadir! İlmini ikmâl eyledin ve insanları irşadın ne kadar büyük bir vazife olduğunu öğrendin. Peki neden bu köşede böyle boş ve sessiz oturuyorsun? Kalk kürsüye çık ve halkı doğru yola sevk et! Ve onları Allah’ın yoluna davet et!”
Rasûlüllah (s.a.v.) böyle buyurduğu halde ben, bir türlü kürsüye çıkmaya va halkı irşad etmeye kendimde cesaret bulamıyordum. Dedim ki:
- “Ya Rasûlellah! Daha çok gencim, acaba bu insanlar beni dinlerler mi?”
Rasûlüllah Efendimiz (s.av.),
- “Sen davet ile memursun. Hidayeti ise Allah halk eder, tesirini o verir” buyurdu. Bunun üzerine ben yavaş yavaş kürsüye çıktım, fakat hayret! Söyliyecek tek kelime bulamadım. Ve artık inmeyi düşünyordum ki, Rasûlüllah (s.a.v.) tekrar teşrif etti, yanından Cihar-i Yari Güzün Efendilerimiz (r.anhüm) vardı. Ve bana,
- “Ya Abdelkadir! Va’z et! Söyle, anlat!” buyurdu. Ben de,
- “Ya Rasûlellah! Bir şey bilmiyorum ki” dedim, o zaman Rasûlüllah Efendimiz,
- “Ağzını aç!” buyurdu. Ve beş defa ağzıma “Huuu” diye üfledi. Sonra sırasıyla Hz. Ebu Bekir dört defa, Hz. Ömer üç defa, Hz. Osman iki defa ve Hz. Ali de bir defa üfleyip, gittiler.
Ben de va’z etmeye başladım… Ama ne dediğimi, ne anlattığımı ben de bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa, beni dinleyen cemaattan birçok insan heyecandan bayılıyor, bazıları ise anlattıklarıma dayanamıyor, ölüyorlardı. (Abdulkadir Geylani’nin Hayatı)
Demek ki, gerçek va’z ve irşad; ancak, başta Rasûlüllah Efendimiz olmak üzere O’un varisleri bulunan pîran’dan izinli olursa müessir oluyor. Yoksa boş!

3. HIZIR (A.S.) KİMLERLE BULUŞUR?

Ali Darîri hazretleri, Hızır aleyhisselâmın dünyada bir kimseyi dost edinip, onun ziyaretine gelmesi için dört şart vardır, buyuruyor:
1. O kimse, her halükârda Rasûlüllah’ın sünnetine uyan biri olacak.
2. Kalbinde dünyaya karşı bir his ve ihtiras asla olmıyacak.
3. Bütün Müslümanlar için temiz bir duyguya ve kalbe sahip olacak.
4. Hile, haset, kin gibi duygular içinde asla olmıyacak.
Devamla buyurdular ki: Bu şartlar kendinde olmıyan insan, ibadetle melekleşse bile, yine Hızır (a.s.) ona uğramaz ve onunla arkadaşlık te’sis etmez. (8)

4. HASTA ZİYARETİNDE OKUNACAK DUALAR

Hızır aleyhisselâm bir veliye “Ağrıyan yere elini koyarak şu ayeti oku” buyuruyor:


وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ

Meali: “Biz bu Kur’anı (hakkı tesbit için) hak olarak indirdik ve o, bütün hakikatleri (hak ve hikmeti) içinde toplayarak indi…” (9)
es-Selâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ… Selâm, hidâyete uyanların üzerine olsun.

 

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:11

Teravih namazından sonra ilahi okumak bidat mıdır?

Terahih namazı - teravihten sonra ilahi dinlemek - okumak günahmıdır



Teravih namazı ile vitir namazı arasında ilahi söylemek sünnette yoktur. Ancak teravih namazı ile vitir namazı arasında hem bir dinlenme amacıyla hem de teravihle vitir arasını ayırmak amacıyla okunmasında bir mahzur yoktur.

“Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid’at;”

“Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid’at;”

“Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid’at;”

“Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid’at;”

“Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid’at” gibi kanaatler ileri sürülür, böylece sünnet ve bid’at tanınmış ve tanıtılmış olur çok kere...

Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyiniyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid’ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

Resûlullah’ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid’at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

Ulema arasında bid’at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler bu kısaca şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir.”

Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte, günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid’at olarak kabul edilmiştir.

Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:

“Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 15)

Bu tarifle birlikte aynı ulema bid’atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır; yapılması mahzurlu olmayanlara bid’at-ı hasene (iyi bid’at), yapılması mahzurlu olanlara da bid’at-ı seyyie (kötü bid’at) derler. Minare ve medrese yapmak bid’at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid’at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid’atler, kötü bid’atlerdir.

Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi’de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bid’attır” diyerek teşvik etmiş ve bid’at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhârî, Teravih, 1)

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan herşeydir.”

Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında değerlendirilir.

Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Sonradan ihdas edilen herşey bid’attır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7)

“Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid’atı ‘sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol’ olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

“Bid’atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi Allah’a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid’atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid’attır.”

Şâtıbî’ye göre bid’atı ‘hasene’ ve ‘seyyie’ olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ’tisam; DİA, “Bid’at” maddesi)

Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000’inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid’atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

“En bahtiyar odur ki, İslâm’ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid’atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah’ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid’atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid’atleri kaldırsın. Çünkü bid’atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.” (Mektubat, 1:34-35)

Şâtıbî gibi bid’atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

“Eski âlimler bid’atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid’atlere ‘hasene’ (iyi) bid’at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid’atlerden hiçbirisine ‘hasene’ diyemem. Bid’atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka birşey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ‘Bütün bid’atler dalalettir’ buyurmuştur. İslâm’ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid’ate sarılmaktadır.

“Sonradan çıkan herşey bid’at ve her bid’at dalalet olursa, nasıl olur da bid’atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid’at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid’atlerle sınırlı değildir ve her bid’at seyyiedir.

“Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki: ‘Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.’ (Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 1:109)

“Hassan bin Sabit’ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir: ‘Bir topluluk dinlerinde bir bid’at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid’at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.’” (Mektubat, 1:160)

Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid’ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte Mektubat’ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid’at ismini bulaştırmaz, onlar için ‘güzel âdet’ anlamında ‘sünnet-i hasene’ tabirini kullanır. (M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)

Kendisini ‘Bid’atüzzaman’ olarak tanıtan ve hayatı boyu bid’atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, “Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a” (Sünnetin Dereceleri ve Bid’at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid’atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir” diyerek bid’at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

Ona göre, “Her bid’at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir” hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim” (Mâide Sûresi, 5/3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—eksik görmeye götüren bid’atları icat etmek dalâlettir, ateştir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Yine Bediüzzaman’a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid’attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid’attır. Diğer kısmı ‘âdâb’ olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid’at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem’in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği -farz namazları kılmak gibi- farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid’attır, dalalettir.

Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek ‘müstahsendir,’ çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (RNK, Lem’alar, s. 610)

Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman ‘ehl-i bid’a’ tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm’ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman’ın ehl-i bid’a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız: “Acaba, bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?” (RNK, Mektubat, s. 558). “Ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir” (RNK, Mektubat, s. 557). “Şeâiri tağyir eden (İslâm’ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid’a diyorlar ki: ‘Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.’”

Bu ifadelerden, ‘ehl-i bid’a’yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm’ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

Mektubat isimli eserinde ehl-i bid’a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, ‘tahribatçı ehl-i bid’a’yı da iki kısma ayırır:

Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet’e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek ‘dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.’ Bu hareketleri bid’akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında “ulemâ-i sû’, meczup, akılsız, cahil sufiler” tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

İkinci kısım ehl-i bid’a ise, “millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen ‘Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz’ diye bid’atları icat ediyorlar.” (RNK, Mektubat, s. 559)

Barla Lâhikası’nda en büyük yedi günahın arasında ‘dine zarar verecek bid’alara taraftar olmayı’ da sayan Bediüzzaman (RNK, Barla Lâhikası. s. 1547), bid’atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid’at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid’at demiş olsalar da, ‘bid’a-i hasene’ adını vermişlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 610)

İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimiz (asv)'in mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir. “Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.” (RNK, Lem’alar, s. 637)

Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid’at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid’at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir ‘yeniliği’ getirmektir. Yoksa Efendimizin (asv) güzel âdetlerine ve ‘âdap’ olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, “Müslümanların güzel gördüğü güzeldir” esasına uygun olarak dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise ‘bid’at-ı hasene’ veya ‘sünnet-i hasene’ kısmına girer.

Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun ‘nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle’ tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

Sözün özü:

“Bid’atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1:41)

“Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor."(RNK, Lem’alar, s. 609)

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:11

Düğünlerde İlahi ile oynamamızda bir sakınca var mı?

Düğünlerde ilahi - ilahi ile oynamak günahmıdır - düğünde halay çekmek günah mıdır



Mukaddesata karşı hürmetsizliği, hafife almayı netice veren her türlü fiil ve davranış uygun değildir.
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:12

İmam Gazali'nin hiç bir çalgıya izin vermediği doğru mudur?

İmam Gazali - islamda musiki - islamda musiki harammıdır



Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn isimli eserinde, “Müzik Dinlemenin (semâ) Mubahlığının Delili” başlığı altında söze şöyle başlar:

“Müzik dinlemek haramdır demek, Allah müzik dinleyen kişileri cezalandıracaktır, demektir. Bu ise, sırf akılla bilinebilecek bir husus değildir. Öyleyse, bu konuda naslara ve bu nasların ışığında yapılan kıyaslara başvurmak gereklidir. Eğer bu konuda nas ve nassa kıyas yoluyla ulaşılan doğru bir sonuçlama yoksa, müzik dinlemenin haramlığı iddiası boşa çıkmış olur.”

Gazzâlî daha sonra, ölçülü olsun veya olmasın, güzel sesi dinleme, müziğin dinleyici üzerinde bıraktığı etki ve dinleyici ile ilgili hususları uzun uzadıya açıkladıktan sonra, mûsikinin mubah olduğunu belirtir, karşı görüşte olanların gerekçelerini tek tek ele alarak cevaplandırmaya çalışır. (1)

İmam Gazzâlî mûski konusunda bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu sonuçlara varmıştır:

Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun, tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.

1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.

2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.

4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (2)

Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:

1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur'ân okumasını bile dinlemek haram olur. (3)

2) Müzik âleti, içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.

3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.

4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse, onun müzikten uzak durması gerekir.

5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkoyarsa yine haram olur. (4)

Sonuç olarak musikînin hoş, ölçülü ve manâlı bir ses olması itibariyle mübah olduğu; haram olmasının kendisinden değil de dıştan ârız olan sebepler dolayısıyla olduğu söylenebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimizin muzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir?

Dipnotlar:

1. bk. el-Gazzali Muhammed, İhyâu-ulûmi'd-din, I-IV, Kahire,1939 268-284.
2. İhya, 2/302.
3. Hanefilerden Buhârî şârihi allâme Aynî de “Bayramda iki cariyenin okuduğu şarkıyı Hz. Peygamber'in ve Ebû Bekr'in dinlediklerinden hareketle aynı neticeye varmıştır. Umdetu'l-kâri, I-XI, el-Âmire, 1308-1311, 3/360.
4. İhya, 2/279-281. (özetlenmiştir.); bk. Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller Ve Haramlar, Musiki bölümü.

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:12

İlâhi ve mevlidin kaynağı nedir?

İslamda müzik - islamda ilahi - islamda müzik ve ilahi günahmıdır



İlâhi ve mevlidin tarihi bir hayli eskidir. İslâm tarihine göz gezdirdiğimizde bunların hiç bir şekilde Hıristiyanlıktan geldiği neticesine varamayız.

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Hicret edip Medine’ye teşrifleri sırasında Medine halkı, çoluk çocuğuyla tam bir bayram havasına bürünmüşlerdi. Şiirler okuyorlar, İlâhîler söylüyorlardı. Bugün de hâlâ dillerden düşmeyen ve koro halinde söylenen “Talaa’l-bedrü aleynâ” ile başlayıp devam eden ilâhî, Medineli Müslümanların hep birlikte söylediği bir manzumeydi. Türkçesi şöyledir:
“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize./ Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ut halimize./ Ey bize gönderilen yüce Peygamber, sen,/ İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!”

Neccaroğullarının mâsum kız çocukları da defler çalarak Peygamber Efendimize “Hoş geldin” diyor, hep birlikte şunları söylüyorlardı:
“Nahnü cevârin min benî’n-Naccar/ Yâ habbezâ Muhammedün min câr.” (Biz Neccaroğulları kızlarıyız/ Muhammed’in komşuluğu ne hoştur!)(1)

Evet, İslâm tarihinde koro halinde söylenen ilk ilâhi budur diyebiliriz. Hıristiyanlıkta dinî mûsikinin olması, koro halinde ilâhi söylenmesi, bugün büyük bir repertuar teşkil eden tasavvuf mûsikimizdeki bize has edâ ve ifadenin onlardan kaynaklandığını söylemek, dayanaktan mahrum bir sözdür.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hıristiyanlık da semavî bir dindir. İtikatta bazı müştereklikler olması gibi, usülde de müştereklik olması fark etmez. Meselâ onlar da âhirete inanır, biz de, onlar da meleklere inanır, biz de...

Mevlid ise, Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) olan kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder.

İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:
“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”
“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.”(2)

İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der: “Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi yerinde olur.”(3)

Bugün birçok İslâm ülkesinde Peygamberimizin doğumunu yâd etmek, ona salât ve selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı Vesiletü’n-Necât isimli mevlid kitabıdır.Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da, Bediüzzaman, bu konuda şöyle buyurur:

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.”(4)

Kaynaklar:
1. İbni Mace, Nikâh: 21.
2. Müslim, Siyam: 127.
3. el-Hâvî fi'l-Fetevâ, ı: 190.
4. Meklubat, s. 281-285
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:12

Bebeği Ölen Anne Cennete gider mi

Doğarken Ölen Bebeğin Anneside Cennete Gidermi - Doğarken Ölen Bebeklerin Yeri - Doğumda Ölen Bebekelerin Annelerinde Cennetlikmidir




“Bebeği ölen anne cennete gider mi? Söylenene göre küçük bebek anne diye ağlarmış ve annesini yanında cennete götürürmüş. Doğru mu?”

Çocukların vefatlarında azap değil, şefkat; gazap değil, merhamet; korku değil, ümit söz konusu; insafsız bir emir değil, acıyan bir elin izleri görünmektedir. Çünkü çocuklar düpedüz Allah’ın rahmetine ve Cennetine uçmaktadırlar. Öyle ki, kendileri Allah’ın rahmet dairesine girmekle beraber, anne ve babalarının da kurtulmalarına şefaatçi olabileceklerini Resulullah Efendimiz (asm) müjdelemektedir.

Peygamber Efendimiz (asm) küçük yaşta ölen çocuklarla ilgili buyurdu ki:

*“Mü’minlerin ölen çocukları Cennette bir dağdadırlar. Kıyamet Günü babalarına teslim edilinceye kadar bakımlarını Hazret-i İbrahim (as) ve hanımı Sâre üzerine alır.”1

*“Müşriklerin çocukları Cennet ehlinin hizmetçileridirler.”2

*“Ümmetimden bir adam gördüm ki, terazisinin iyilik kefesi hafif gelmişti. Küçük yaşta ölen çocukları geldi ve terazisini ağırlaştırdı.”3

*“Ergenlik çağına gelmeden önce ölen çocuklar, Cennette çok canlı ve hareketli balıklar gibidirler. Birisi babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah ebeveynini de kendisiyle birlikte Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.”4

Kazaya rıza ve kadere teslim olmanın İslâmiyet’in bir şiarı olduğunu beyan eden ve çocuğu vefat eden Hâfız Hâlid Ağabey için Allah’tan sabr-ı cemil dileyen Bedîüzzaman Hazretleri, ölen çocukların bir âhiret azığı ve şefaatçi hükmünde olduklarını kaydeder.

Bedîüzzaman Hazretleri, çocuğu vefat eden takva ehli mü’minlere yüksek birer müjde ve teselli mahiyetinde şu noktalara dikkat çekiyor:

1- Kur’ân-ı Hakîm’de, “Ebediyet çocukları” 5 kavramının mânâsı ve sırrı şudur:

Mü’minlerin ergenlik döneminden önce vefat eden çocukları Cennette ebedî, sevimli ve Cennete lâyık bir surette daimi çocuk kalacaklar ve Cennete giden anne ve babalarının kucaklarında ebedî sevinç kaynağı olacaklardır. Böylece anne ve babalarına çocuk sevmek ve evlât okşamak gibi en lâtîf bir zevki ebediyen kazandıracaklardır. Nitekim her lezzetli şey ve mü’minin her isteği Cennette vardır. Cennetin tenasül yeri olmadığından çocuk okşama ve çocuk muhabbeti olmadığını zannedenler yanılmaktadırlar. Dünyada on senelik kısa bir zamanda elemle karışık evlât sevmeye ve okşamaya bedel, âhirette elemsiz, kedersiz, milyonlar sene ebedî evlât sevmeyi ve okşamayı kazanmak mü’minlerin en büyük bir saadet kaynağı olacaktır. Kur’ân, “ebediyet çocukları” cümlesiyle bu hakikate işaret ediyor ve müjde veriyor.

2- Bedîüzzaman Hazretleri bu İkinci Nokta’da bir temsil kaydeder. Şöyle ki: Bir zaman, bir zat, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu da yanına gönderiliyor. O biçare mahpus hem kendi elemini çekiyor, hem de çocuğunun istirahatını temin edemediği için onun zahmetiyle elem ve keder duyuyordu. Sonra bir gün merhamet sahibi hâkim ona bir adam gönderdi ve dedi ki:

“Şu çocuk gerçi senin evlâdındır. Fakat benim vatandaşım ve milletimdendir. Onu ben alacağım ve güzel bir sarayda besleyip büyüteceğim.”

Çocuğun babası ağlayıp sızlayarak diyor ki:

“Ben teselli kaynağım olan evlâdımı vermeyeceğim”

Arkadaşları diyorlar ki:

“Senin üzüntün yersizdir ve mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan çocuk şu karanlık, sıkıntılı, bozuk ve kirli hapishaneye bedel; ferahlı, saadetli, huzurlu ve rahat bir saraya gidecektir. Eğer sen kendin için üzülüyorsan, kendi menfaatini arıyorsan; çocuk senin yanında kalsa, geçici olarak şüpheli bir menfaatle beraber, çocuğun meşakkatinden çok sıkıntı ve elem çekeceksin. Eğer çocuğu hâkime versen, sana daha çok menfaati olacak. Çünkü padişahın merhametini çekecek ve sana şefaatçi hükmüne geçecek. Padişah onu seninle görüştürmek isteyecek. Elbette, görüşmek için onu zindana göndermeyecek; belki, seni zindandan çıkarıp o saraya getirecek, çocukla görüştürecek. Bir şartla ki, padişaha emniyetin ve itaatin varsa.”

Üstad Bedîüzzaman diyor ki: “İşte Aziz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdı vefât ettikleri vakit şöyle düşünmeli: “Şu çocuk masumdur. Onun Hâlıkı dahi Rahîm ve Kerîm’dir. Benim noksan ve eksik terbiyeme ve şefkatime bedel; onu gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli ve meşakkatli zindanından çıkarıp, Cennetü’l-Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı kim bilir ne şekle girerdi! Onun için ben ona acımıyorum. Onu bahtiyar biliyorum.”

Çocuğun dünyada kalması halinde ebeveynine ait menfaati için dahi acınmayacağını ve acı duyulmayacağını belirten Bedîüzzaman, çünkü dünyada kalsaydı on senelik geçici bir elemle karışık bir evlât muhabbeti temin edeceğini; salih olması ve dünya işinde başarılı olması halinde ebeveynine yardımcı olacağını; fakat vefât etmesiyle ebedî Cennette milyonlarca sene ebeveynine evlât muhabbetine kaynaklık edecek derecede ebedî saadete vesîle bir şefaatçi hükmüne geçeceğini kaydeder.6

Bedîüzzaman’ın bu müjdeli haberinde şu hadis-i şerifin hakikî müjdesi okunmaktadır:

Peygamber Efendimiz (asm) buyurur ki: “Şüphesiz ben, Cennet kapısında durup girmemekte ısrar eden bir düşük çocuğa varıncaya kadar diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Bu çocuğa: “Cennete gir!” denilecek. O da: “Yâ Rabbi, Annem babam da girsin.” diyecek. Bunun üzerine ona: “Anneni ve babanı da alarak Cennete gir.” denilecektir.7

Bedîüzzaman der ki: Elbette ve elbette meşkûk (şüpheli) ve muaccel (hemen) bir menfaati kaybeden ve fakat muhakkak geleceği vaad olunan bin menfaati kazanan elem çekmez, acı duymaz, ümitsizce ağlamaz, üzüntü içinde feryat etmez.8

1. Câmiü’s-Sağîr, 1/634, 2. Câmiü’s-Sağîr, 1/635.

3. Câmiü’s-Sağîr,2/1456, 4. Câmiü’s-Sağîr, 3/2481.

5. Vâkıa Sûresi, 56/17, 6. Mektûbât, s. 79, 80.

7. Câmiü’s-Sağîr, 3/2364, 8. Mektûbât, s. 80.
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:13

Sırat Köprüsü Nedir

Sırat Köprüsü Hakkında - Sırat Köprüsü NedirKöprü Varmıdır - Sırat Köprüsü Nasıl Bir Köprüdür




Ömer Öçalan: “Sırat Köprüsü üzerinde durur musunuz? Sırat Köprüsü nedir? Nasıl bir köprüdür?”

Âhiretin deresini, tepesini, düzlüğünü, yokuşunu, köprüsünü, yolunu, yordamını, terazisini, mîzânını ateşini ancak dünyadaki benzerleriyle kavrayabiliriz. Başka türlü kavrama imkânımız yok. Görüş ufkumuz dünyadaki benzerleriyle ve sembollerle çevrili. Âhiretle ilgili haberlerde yer alan uhrevî maddelerin sûretini ve şeklini mânâ itibariyle kavrayabilmemiz için dünyadaki benzerleriyle ifâde etmek zorunluluğu var. Âyetlerde ve hadislerde âhireti ve içindekileri anlayabilmemiz için böyle ifâde edilmiştir. Meselâ mahşerdeki terazi elbette bakkal terazisi şeklinde olmayacak. Kaldı ki dünyada bile şekil itibariyle biri diğerine benzemeyen çok farklı biçimlerde teraziler söz konusu. Hatta aynı bakkal dükkânında, o eski bildiğimiz klâsik teraziden tutun, farklı boy ve ebatlarda ve farklı ölçeklerle çok sayıda elektronik terazi örnekleri görmek mümkün. Öyleyse mahşerde sevap ve günahımızı tartan bir teraziden söz edildiğinde, çok hassas ölçüleriyle sonsuz duyarlıklı bir tartı âletinin bulunduğunu anlarız, gerçek şeklini görmeyi âhirete bırakırız.

Sırat köprüsü için de aynı bakış açısı söz konusudur. Sırat Köprüsü, Cehennemin karanlık ve dev alevleri üzerinde kurulmuş, dehşetli, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür. (“kıldan ince, kılıçtan keskin” ibaresi sırat köprüsünün çok hassas bir ayar içinde olduğuna ve dehşetine işâret eder.) Buradan herkes geçecektir. Çünkü Cennetin yolu Sırat köprüsünden geçer. Cennete giden de, Cehenneme düşen de bu köprüye uğrar. Bu köprüden geçerken günahkârlar ve kâfirler ayakları sürçerek dev ateşe düşerler. Mü’minler ise amellerine göre belirli hızlarda bu tehlikeli köprüyü geçerler. Peygamber Efendimiz’in (asm) bildirdiğine göre bu köprüden ilk geçecek olanlar Peygamber Efendimiz (asm) ve ümmeti olacaktır. Sonra diğer ümmetlerin salih amelleri sayesinde sırat köprüsünü sür’atle geçeceği bildirilmiştir.1

Üstad Bediüzzaman Hazretleri insanın bir yolcu olduğunu beyan eder ve “Sırat”ı yolculuğun zorunlu geçit yerlerinden birisi olarak zikreder. Bediüzzaman, insanın, âlem-i ervahtan (ruhlar âleminden), rahm-ı mâderden (anne karnından), sabâvetten (çocukluktan), ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihanda hiç durmadan yürüyen bir yolcu olduğunu kaydediyor.2

Bediüzzaman Hazretleri bir rüya-yı sadıkada Sırat Köprüsü üstünde Peygamber Efendimiz (asm) ile buluşmuş, ondan ilim talep etmiş; Peygamber Efendimiz de (asm) ona “Ümmetimden suâl sormamak şartıyla sana ilm-i Kur’ân verilecektir” müjdesinde bulunmuştur.3 Bilâhare bu ilm-i Kur’ân’ın, Risâle-i Nur Külliyatı tarzında tezahür ettiğini, hakikat ilmi ve iman hakikatleri4 olarak ortaya çıktığını ve milyonların imanını kurtardığını görmekteyiz.

Sırat köprüsü ahrette İnşallah Peygamber Efendimiz (asm) ile buluşacağımız mekânlardan birisi olacaktır.

Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! Kıyamet günü bana şefaat edin!” dedim. Peygamber Efendimiz (asm): “İnşaallah yapacağım!” buyurdular. Ben tekrar: “Sizi nerede arayıp bulayım?” dedim. “Beni ilk aradığın zaman Sırat üzerinde ara!” buyurdular. “Size (orada) rastlayamazsam?” dedim. “Mizan’ın yanında beni ara!” buyurdular. “Orada da size rastlayamazsam?” dedim. “Öyleyse beni havzın yanında ara! Zira ben üç mevkinin dışına çıkmam!” buyurdular.5

Hz. Âişe (ra) anlatıyor: “Ateşi hatırlayıp ağladım.” Resûlullah (asm):

“Niye ağlıyorsun?” buyurdu.

“Ya Resûlallah! Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?” dedim. Peygamber Efendimiz (asm):

“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: 1- Mizan yanında: Tartısı ağır mı geldi, hafif mi; öğreninceye kadar, 2- Sahifeler uçuştuğu zaman: Kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı, soluna mı, yoksa arkasına mı? 3- Sıratın yanında: Sırat Cehennemin iki yakası ortasına kurulduğunda, bunu geçinceye kadar kimse kimseyi hatırlamaz.”6

Sırat Köprüsü ve Sırat Köprüsünün keyfiyeti hakkında uzunca bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) haber veriyor ki:

“Kıyamet Gününde insanlar bir araya toplanacaklar. Rabbimiz: ‘Her kim her neye tapıyor idiyse onun ardına düşsün!’ buyuracak. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi taptıkları tağutların peşine düşecekler. Yalnız bu ümmet, içlerinde münafıkları da olduğu halde yerinde kalacak. Allah onlara: ‘Ben sizin Rabbinizim!’ buyuracak. Onlar da: ‘El-Hak, Sen bizim Rabbimizsin!’ diyecekler. Allah Teâlâ’nın onları dâvet buyurması üzerine dâvete uyacaklar. Cehennemin tam ortasına Sırat (köprü) kurulacak. Ümmetini onun üstünden en evvel geçirecek ben olacağım. O gün dehşeti ve korkusu sebebiyle peygamberlerden başka hiç kimse konuşamayacak. Peygamberlerin o günkü duâları da: ‘Allahümme sellim, sellim’ (Allahım esenlik ver, Allahım kurtar!) olacaktır. Cehennemde sa’dân dikenlerine benzer çengeller vardır. Bu dikenlerin ne kadar büyük olduklarını ancak Allah bilir. (Değişik rivâyetlerde: Onlara, “Nurunuzun miktarına göre kurtuluşa koşun!” denilir. Mü’minlerin kimi göz kırpacak kadar zaman içinde, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi ala-yörük cinsi bir at gibi, kimi deve gibi sür'atle geçerler. Nihayet nûru yalnız ayaklarının başparmağında olarak verilen kimse yüzü koyu yürüyerek elleri ve ayaklarıyla emekler ve bir kolunu çekse öteki kolu, bir ayağını çekse öteki ayağı takılır ve kurtuluncaya kadar ateş yanlarına çarpar durur. Kimi yürüyerek, kimi karnı üstünde sürünerek geçer de: “Ya Rab! Beni neden bu kadar geç bıraktın?” der. Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn: “Seni geç bırakan kendi amelindir!” buyurur. O gün münafıklar iman edenlere, “Lütfen bizi bekleyin de, nurunuzdan biz de istifade edelim” derler. Fakat kendilerine: “Geriye dönün. Nûru orada arayın” denilir.) Bu çengeller insanları kötü amellerinden dolayı kapıp alırlar. Bunlardan kimi, kötü ameli dolayısıyla helâk olur. Kimi hardal gibi ezildikten sonra kurtulur. Nihayet, Allah ateşe girenlerden kimlere rahmet buyurmayı dilemişse onları çıkarır. Meleklere, dünyada iken Allah’a ibadet etmiş olanları çıkarmalarını emreder. Melekler de onları çıkarır. Melekler onları secde izlerinden tanırlar. Allah Teâlâ secde izlerini yiyip mahvetmeyi Cehennem ateşine haram kılmıştır. Cennet ile Cehennem arasında yüzü ateşe dönük bir kimse kalır. Ki o, Cennete gireceklerin sonuncusu olacaktır. O kimse:

“Yâ Rab! Yüzümü şu ateşten döndür. Kokusu beni zehirleyip duruyor. Alevi beni yakıp duruyor” diyecek. Adamcağız mütemadiyen duâ ve niyaz yapmaya devam edecektir. Sonunda Allah Teâlâ:

“Bu senin dediğin yapılacak olursa, acaba başka bir şey istemeyecek misin?” buyurur. Adam:

“Celâl ve İzzetine yemin olsun ki, hayır!” diyecek. Allah onun yüzünü Cehennem ateşinden Cennet’e doğru döndürünce Cennet’in güzelliğini görecek. Başlangıçta bir süre hayâ ettikten sonra: “Yâ Rab, beni Cennetin kapısına yaklaştır” diyecek.

Allah: “Evvelce başka bir şey istemeyeceğine dair yemin etmiş değil miydin?” diyecek. Adam: “Yâ Rab! Mahlûkatının en bedbahtı ben olmayayım” diyecek. Allah:

“Bunu da verirsem başka bir şey isteyecek misin?” diyecek. Adam:

“İzzet ve celâline yemin olsun ki, hayır!” diyecek.

Cenâb-ı Allah onu Cennetin kapısına yaklaştıracak. O kimse, Cennetin kapısına varıp da, Cennetteki eşsiz güzelliği ve letâfeti, içindeki hadsiz sevinci ve neşeyi görünce, bir süre utancından susacak, ama sonra:

“Yâ Rab! Beni içeriye al!” diye duâ edecek. Allah:

“Âdemoğlu! Sen ne sözünde durmaz kimsesin! Sen verdiğimden başka hiçbir şey istemeyeceğine dair yemin vermiş değil miydin?” buyuracak. Adam:

“Ya Rab! Mahlûkatının en bedbahtı olmayayım” diyecek ve duâ ve niyazına ısrarla devam edecek. Nihayet Cenâb-ı Hak onun da Cennete girmesine izin verecek. Ona:

“İste!” buyuracak. O da uzun boylu isteklerini dile getirecek. Ne arzu ediyorsa isteyecek. İstekleri bitince, Allah Teâlâ: “Bunlardan başka şunu da, şunu da, şunu da, bunu da iste!” buyuracak. İsteyeceği güzel şeyleri Cenâb-ı Hak onun aklına getirecek. Nihayet adam bunları da isteyecek. Adamın istekleri bitince Allah Teâlâ: “Bunların hepsi ve on misli kadar isteklerin hepsi senindir” buyuracaktır.7
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:13

Şafii Mezhebine Göre Abdestte Sargının Üstü Mesh Edilirmi

Şafii Mezhebine Meshle İlgili Hükümler - Mesh Etmek Nedir - Mesh Neden Yapılır



Şafii mezhebine göre, abdestte sargıların üzerini mesh etmekle ilgili hükümler nelerdir?





Yaralı, kırık veya çıkık yerlere sürülen ilâç, alçı ve buraların üzerine sarılan sargı ve bandaj gibi şeylere fıkıh ıstılahında "cebire" denir. Hastalıklı veya sakat organ ya sargılı olur veya üzerinde hiçbir şey bulunmaz. Sargılı ise abdest alırken şu üç şeyin yapılması gerekir:

1. Hastalıklı veya yaralı organın sağlam kısmı yıkanmalı.

2. Sargılı kısım meshedilmeli.

Bu mesh, çoğunlukla sağlam kısmın üzerindeki sargının üzerine yapılmakla, alt kısmı yıkama yerine geçer. Ama sargı, sadece hastalıklı veya yaralı olan kısmın üzerine sarılı olup sağlam kısma taşmamış ise, bu sargının üzerine meshetmek vacip olmaz. Aynı şekilde sargının altındaki sağlam kısmı yıkama imkânı varsa, hastalıklı veya yaralı kısmı meshetmeye gerek kalmaz.

3. Hastalıklı veya yaralı kısım yıkanmamalı, yıkama yerine teyemmüm edilmelidir.

Hanefî mezhebine göre ise bu durumda teyemmüm etmek gerekmez.

Bu tertip cünüplükte değil, abdestsizlikte uyulması gereken bir tertiptir. Kişi abdest alacaksa önce sağlam yeri yıkamalı, sonra sargılı yeri meshetmeli, en sonunda da teyemmüm etmelidir. Yani yıkama işini teyemmümden önce yapmalıdır. Ama sargıyı meshetmesi, yıkama veya teyemmümden önce olabilir.

Hastalıklı veya yaralı organlar birden fazla olduğu takdirde, organlar sayısınca teyemmüm etmek gerekir.

Abdest organlarının tamamı hastalıklı veya yaralı ise, tamamı için bir teyemmüm etmek yeterli olur. Aynı şekilde hastalık veya yara, tertipte arka arkaya gelen yüz ve eller gibi organlarda bulunmaktaysa ve bunların tamamını kaplamış ise, bunların da tamamının yerine bir teyemmüm etmek yeterli olur.

Hastalıklı veya yaralı organın üzerinde sargı yoksa sağlam kısmı yıkanır; hastalıklı veya yaralı kısım içinse yıkama yerine geçerli olmak üzere teyemmüm edilir. Hastalık veya yara teyemmüm organlarından birinde olup toprakla meshedilmesi hijyen bakımından zararlıysa bu durumda o organı meshetme yükümlülüğü ortadan kalkar. Şu kadar var ki; kılınan namazlar, hastalığın veya yaranın iyileşmesinden sonra yeniden kılınmalıdır.

Sargı Üzerine Yapılan Meshin Bozulması:

Cebire, yani sargı, yaranın veya hastalığın iyileşmesi sonucu namazdayken düşerse sadece namaz bozulur. Bu durumda abdest bozulmaz. Sargı da tekrar yerine bağlanarak üzeri meshedilir.

Hanefî mezhebine göre ise gerek namazda gerekse namaz dışında sargı, iyileşme olmaksızın düşerse üzerine yapılmış olan mesh bozulmaz. Ama namazdayken iyileşmeden ötürü düşerse namaz bozulur. Meshedilen yer yıkanır ve namaz yeniden kılınır.

Sargı üzerine meshederek namaz kılan kişinin kıldığı namazın, şu üç durumda yeniden kılınması gerekir:

1. Sargı teyemmüm organlarında ise,

2. Sargı, teyemmüm organlarında olmaz da bağlandığı yerde tutamak için gerekli olan kısımdan fazlasını içine almış ise,

3. Sargı teyemmüm organlarında olmaz ve bağlandığı yerde tutamak için gerekli sağlam bir kısmı içine almış, ama sargıyı hades halindeyken sarmış ise, bu sargı üzerine meshettiği sürelerde kılmış olduğu namazları yeniden kılması gerekir.

(Mehmet Keskin, Büyük Şafii İlmihali s. 90-92)
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:18

Ramazan Rahmeti

Ramazan Ayının Güzelliği - Ramazan Ayının Önemi - Razaman Ayı Hakkında



Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyor, hayırlı ramazanlar diliyorum.

Bir ramazan ayına daha kavuşmanın mutluluğu içerisindeyiz. Üç ayların gelmesiyle başlayan bir dizi kandiller geçidinden sonra, ramazanla oruçla buluşmanın huzurunu yaşıyoruz. Millet hayatımızda ramazanların bayramların elbette ayrı bir yeri vardır. Bizim inanç kültürümüzde Ramazan ayı rahmettir, mağfirettir, huzurdur berekettir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (AS) Ramazan ayını tarif ederken “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da, cehennemden azat olmaktır” buyurur.

Bu anlayış sebebiyledir ki, biz ramazan ayını on bir ayın sultanı kabul eder, evlerimizde iş yerlerimizde ona yaraşır ve yakışır bir karşılama yapmanın gayreti içinde oluruz. Herkes kendi imkânları ölçüsünde bir hazırlık telaşı içerisine girer. Ramazanın gelmesiyle çarşı pazara hareket, sofralara bereket gelir. Yardımlaşma ve dayanışma duyguları canlanır. Komşular arasında ülfet, dost ve akrabalar arsında muhabbet oluşur. İnsanımız iç güzelliğini dışa yansıtırda mescitlere mabetlere koşar. Yoksula yetime, düşküne fakire daha farklı bakar. Ramazanın gündüzünde gecesinde, sahurunda, iftarında ayrı güzellikler yaşar.

Toplumsal yaşantımızda bu denli önemli olan ramazan ayı, bu özelliği ve güzelliği sebebiyle ilkbaharda yazda, sonbaharda kışta inanan insanların gönlünü hoş etmek, sanki her mevsimi hoşnut etmek istercesine her yıl 10’ar gün önceden gelir. Ramazanın bu şekilde gelmesi, her mevsimde oruç tutmanın, soğukta sıcakta, kısa günde uzun günde oruçla buluşmanın, nimete şükrün, zorluklara sabrın bir arada yaşanmasıyla sınavı kazandırmayı amaçlar.

Ramazan ayı beden ve ruh disiplini açısından da önemlidir. İmsak ve iftar vakitlerindeki orucun başlama ve bitiş vakitleriyle zaman kavramını çok iyi kullanmayı öğretir. Eskilerin tabiriyle “Sıyamıyla, Kıyamıyla” yani gündüzlerinde tutulan oruçla, geceleri kılınan namazlarla çok farklı ve anlamlı bir zaman dilimidir. Sevgili Peygamberimiz (AS): “Kim inanarak ve sevabını umarak ramazan orucunu tutarsa, Allah onun geçmiş günahlarını bağışlar” buyuruyor. Bu hadisi şerifte beden ve ruh temizliği açısından oldukça önemlidir.

Ramazan bir diğer yönüyle paylaşım ayıdır. Maddi manevi zenginliğimizi, güzelliğimizi paylaştığımız müstesna bir zaman dilimidir. İftar sofralarında buluşmak, var olan nimetleri paylaşmak, namazda niyazda birlikte olmak, dillerde dua gönüllerde huzur, dudaklar kıpır kıpır yaratana el açarak yapılan yalvarışlar insanın kendini bilmesi, yaratanı tanıması açısından kişiye çok şeyler kazandırır.

Değerli okuyucularım, Ramazan ayı Kur’anın ifadesiyle sayılı günlerden ibarettir. Sayılı günlerse tez geçer, bunu hepimiz biliriz. Öyleyse sayılı bu günleri, Ramazan ayının var olan özelliğini güzelliğini fırsat bilerek daha iyi değerlendirebiliriz. Ramazanın rahmet ikliminden daha fazla istifade edebilmemiz için, yoksulun yetimin yanında olmak, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek, çaresize çare olmak için çalışabiliriz. İftar sofrasında duyduğumuz hazza huzura çevremizdeki muhtaçları ortak edebiliriz. İftar huzurunu kendi evlerinde sofralarında yaşatabiliriz. Şehit ailelerini hastaları yaşlıları ziyaret eder, gülen bir yüz, güzel bir sözle de olsa gönüllerini alabiliriz. Dünyanın huzuru bozulmuş bölgelerinde yaşayan dindaşlarımızın, soydaşlarımızın dert ve ızdıraplarının, akan kan ve gözyaşlarının dinmesine gönülden dua edebiliriz. İnanıyorum ki günümüz dünyasında insanımızın sağlıklı bilgiye, layık olduğu ilgiye ve hak ettiği bu sevgiye ihtiyacı vardır. Bu paylaşımı yapabildiğimiz zaman, ramazanlar bayramlar daha anlamlı ve daha güzel olacaktır. O zaman ramazanın rahmetinden mağfiretinden istifade etmiş, yapacağımız güzel davranışlar sebebiyle Sevgili Peygamberimizin ifade buyurduğu şekliyle ramazanın sonunda cehenneminden kurtulan kullarından olmaya hak kazanmış oluruz.
Bu vesileyle bütün vatandaşlarımızın Ramazanını tebrik ediyor, bu mübarek ayın rahmetinden mağfiretinden bereketinden müstefit olmayı diliyor saygılar sunuyorum.


Abdurrahman Koçak
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12-Ağustos-2011 Saat 23:18

Oruçlunun Terketmesi Gerekenler

Oruç ve Oruç İbadeti - oruçlunun terketmesi gerekenler - ramazan ve oruç



Allâh Resûlü (s.a.s.) oruç tutanın iyi ve güzel ahlâk ile donanmasını, ayrıca ahlâksızlık, müstehcenlik, sövüp saymak ve kırıcılıktan uzak durmasını teşvik etmiştir. Aslında müslümanın her zaman bu tür şeylerden uzak durması ve kaçınması gerekli olmakla birlikte, ancak oruç farizâsını edâ ettiği esnadaki yasaklık daha da şiddetli olmaktadır.
Bunun için bu kötülükleri yapan hakkında Nebî (s.a.s.) den şiddetli tehdit gelmiştir. Şöyle buyurur:
( Nice oruçlu vardır ki ona tuttuğu oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalacaktır.)
Dolayısıyla oruçlunun orucunu yaralayan işlerden kaçınması gerekmektedir.
Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz Sayfa  <1234>

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Forum Anasayfası Forum Anasayfası > OYUN DIŞI > Paylaşım Mekanı OYUN ANA SAYFASI
En Son Mesaj Yazlan Konular
Konu Forum Yazan Tarih Okunma
Konuyu Grntlemek in Tklayn KA V3 Test Savaş RaporlarıKAV3 Savaş RaporlarıBALIKESIRLI___Dün-22:32912
Konuyu Grntlemek in Tklayn DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARIPaylaşım MekanıMaLaTYa_SeRDaRı19-Kasım-2014-13:58302402
Konuyu Grntlemek in Tklayn Şu An Ne Dinliyorsunuz??Paylaşım MekanıHalley14-Kasım-2014-01:08265603
Konuyu Grntlemek in Tklayn Hece Oyunu..Forum Oyunları Zeka Sorularıakrepkıl10-Kasım-2014-23:08682244
Konuyu Grntlemek in Tklayn Günaydın / İyi Geceler DilekleriSohbet Odasıkırmızı10-Kasım-2014-09:14249151
Konuyu Grntlemek in Tklayn SİZCE KİMİN SAATLİK GELİRİ EN FAZLA ???Sohbet Odasıvahset5507-Kasım-2014-23:516097
Konuyu Grntlemek in Tklayn Oyunda Açık var şikayetiKAV3 Savaş Raporlarıredo05-Kasım-2014-14:15537
Konuyu Grntlemek in Tklayn yaran sözlerPaylaşım Mekanılayna05-Kasım-2014-13:241065
Konuyu Grntlemek in Tklayn Tarihte Bugün..Paylaşım Mekanılayna04-Kasım-2014-20:438443
Konuyu Grntlemek in Tklayn 2014 Güncel SOHBET ...Hoşgeldin - Hoşbulduklayna04-Kasım-2014-20:42481
Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.51 [Free Express Edition]
Copyright ©2001-2008 Web Wiz