Kirmizi Alarm - web tabanli online savaş oyunu Ana Sayfa
Forum Anasayfası Forum Anasayfası > OYUN DIŞI > Paylaşım Mekanı
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  Yardım Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

 
KA Genel Kurallar

Menkıbeler Bostanı

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
Mesaj
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: Menkıbeler Bostanı
    Gönderim Zamanı: 03-Kasım-2011 Saat 00:29

[TEVHÎD]

Kudretiyle can yaratan, hikmetiyle dilde söz yaratan, Allâh’ın adıyla başlıyorum.

O, kullarına acıyan, düşenlerin elinden tutan bir efendidir; bol bol verir, hatâları bağışlayan, özürleri kabul eden bir kerîmdir.

Öyle bir büyüktür ki; O’nun kapısından baş çeviren insan, hangi bir kapıya gitse izzet bulamaz!.

Büyük pâdişâhlar, O’nun dergâhında başlarını yere koyarak O’na niyaz ederler, yalvarırlar.

Buyruğuna karşı gelenleri hemen cezalandırmaz; özür dileyenleri, zâlimâne kovmaz. Kullarının günahlarını görür, hum ile örter. Fena bir işinden dolayı bir kuluna gazâb edecek olsa, kul tövbe edince o işin üzerine kalem çeker.

Birisi babasına karşı gelse, şüphe yok ki, babası ona çok kızar, birisi akrabasından memnun değilse, onu yanına uğratmaz; köle emredilen işi süratle yapmazsa efendisi ona hakaret eder; arkadaşlarına karşı şefkat göstermezsen senden bir fersahlık yere kaçarlar; askerler vazifelerini yapmazsa kumandan onları ağır cezâya uğratır; fakat yerlerin, göklerin sahibi olan yüce Allâh, isyân eden kullarına rızık kapısını kapamaz. O’nun ilim denizine nisbetle, iki cihan bir damla su gibidir. Her günahı görür, fakat hilm ile örter.

Yeryüzü O’nun umûmî sofrasıdır. Canlılar destursuz gelir, yer, yedikten başka istedikleri kadar da alır götürürler; hem de bu sofrada dost ile düşman birdir. Zâlimi kahretmek istediği zaman, elinden kurtulmak imkânsızdır.

O’na karşı duracak bir zıd olmadığı gibi, eşi, benzeri de yoktur.

Öyle ulu bir pâdişâhın ki; cinlerin, insanların, bütün yaratılmışların taatinden müstağnidir.

Karıncalar, sinekler, kuşlar âdemoğulları, herkes, her şey O’nun emrine baş eğmektedir.

Kerem sofrasını öyle enine boyuna yaymıştır ki; Kaf Dağı’ndaki Zümrüdüankâ da rızkını o sofradan yemektedir.

Zât-i şerifi lâtîtir. Keremi her yere yayılmıştır. İşleri bitiren O’dur. Mahlûkatın Rabbı ve sâhibidir. En gizli sırlara vâkıftır.

Büyüklük, benlik ancak o’na yaraşır. Çünkü saltanatı kadîm, zâtı her şeyden ganîdir.

Birinin başına tâlih tacını giydirir; bir diğerini de tahtından kara toprağa indirir.

Birisinin başında saâdet tâcı, diğerinin sırtında şakâvet çulu vardır.

İbrâhim’e ateşi gülzâr eder. Bir takımlarını da Nil Suyu yoluyla ateşe gönderir. Hulâsa bahtiyarlık da, bedbahtlık da O’nun fermaniyle olmaktadır.

Perde arkasında işlenen gizli günahları görür, fakat perdenin üzerine bir perde daha örter.

Eğer celâl sıfatiyle tecelli edecek olsa, meleklerin de dehşetten kulakları işitmez, dilleri tutulur.

Eğer cemâl sıfatiyle:

 «– Buyurun lûtfuma!..» diyecek olsa, şeytan bile:

«– Bu lûtuftan benim de payım var!..» demeğe başlar.

O’nun büyüklüğü huzurunda büyükler, büyüklüğü, tasavvur dahi edemezler.

Darda kalanlara acır; onlara yakın olur; yalvaranların duâlarına icabet eder.

Henüz vukû bulmamış halleri, ifşâ edilmemiş sırları hep bilir.

Yukarıyı, aşağıyı kudretle tutup hıfzeden O’dur; hesap günü kurulacak divânın hâkimi yalnız O’dur.

Herkes O’na itaate mecburdur. Kimse O’nun sözünden bir harfine parmak uzatamaz.

Her işi iyi olan ve iyiyi beğenip seven bir kadîmdir; kaza kalemi ile ana karnında çocuklara şekil verir.

Toprak yaygısını, evliyâların seccadesi gibi, su üzerine sermiştir.

Ay ile Güneş’i, denizde yüzen bir gemi gibi şarktan garba sevkeder.

Yeri yarattığı zaman Arz sarsıntıdan muztarip oldu. Onu bu titremeden kurtarmak için eteğine çivi vazifesini gören dağlar çaktı.

Bir damla suya peri gibi suret verir. Su üzerine kim resim yapabilmiştir?

Taşın sulbünden lâ’l ve firûze yaratır; yeşil dalların üzerine lâ’le benzeyen kırmızı güller kondurur.

Buluttan bir damla suyu denize, bir damla erlik suyunu da rahme damlatır; o sudan parlak bir inci; bu sudan selvi boylu bir insan yaratır.

Hiçbir zerre yoktur ki, O, onu bilmesin. Zira, O’na göre açık gizli birdir.

Karınca   âciz,   yılan   elsiz   ayaksızdır.    İşte   bu   âciz mahlûkların rızkını O, hazırlar, verir.

O «Ol!..» deyince, yokluktan varlık husule geldi. Yoktan var etmeği O’ndan başka kim yapabilir?

Bu varlığı tekrar yokluğa, oradan da mahşer sahrasına götürür.

Bütün cihan O’nun ulûhiyetinde müttefik olmakla beraber, Zâtı’nın mâhiyetini bilmekten âcizdirler.

İnsanlar O’nun büyüklüğünü, gözler O’nun kemâlinin nihâyetini bulamamışlardır.

Vehm kuşu ne kadar yükselse, O’nun Zâtı’nın evcinde uçamaz; akıl ne kadar düşünse, O’nun vasfının eteğine el eriştiremez.

O’nun mâhiyeti öyle bir girdaptır ki; bu girdapta binlerce akıl gemileri batmış, hem de, öyle batmış ki, bir tahtası olsun kenara çıkamamıştır.

Ben de, gecelerce, bu uçsuz bucaksız düşüncelere daldım ve dehşet kolumdan tutup bana:

«– Kalk, ne yapıyorsun? Vazgeç. O’nun ilmi Kâinat’ı ihâta etmiştir, senin küçük aklın O’nu nasıl ihâta eder? Ne idrâk O’nun künhüne erişebilir, ne fikir O’nun sıfatlarını hakkıyle anlar!..» dedi.

O’nun Zâtı’nı ancak kendi bilir. Bu merhalede akla yol yoktur.

Evet, bir kimsenin belâgatte Sehbân’a yetişmesi mümkün, fakat eşi, benzeri olmıyan Sübhân’ın künhüne erişilmesi muhaldir.

Bu böyle olmaz bir şeydir ki; Cenâb-ı Hakk’ın nice has kulları bu vadide at sürmüşler, fakat sonunda:

«– Yarabbi, Senin ettiğin sena şeklinde Senin evsafını sayamam!..» diye atlarının dizginlerini çekmiş, durmuşlardır.

Evet, her yerde at sürmek olmaz. Öyle yerler olur ki, orada, kalkanı atarak kaçmak lâzım gelir. Bir salik bu sırra mahrem oldu mu, artık geri dönemez. Bu sırrı ifşâ edemez.

Kime ki, bu mecliste dolu sunarlar, ona o kadeh içinde bîhuşluk ilâcını verirler.

Bir doğan olur ki; gözleri dikili olur; bir doğan da bulunur ki, gözleri açık, fakat kanatları yanmış bulunur.

Kârûn’un hazinesine kimse girememiştir. Şayet girmişse orada kalmış, bir daha çıkamamıştır.

Âkil olan bu kan denizinden ürker. Zira kimse orada gemisini kurtaramamrştır.

Eğer sen bu yolda yürümek istiyorsan evvelâ, seni geri getirecek atı sihirleyip onu dönemiyecek hâle getirmelisin.

Gökler aynasına sık sık bakmalı, tedricen saffet kesbetmelisin...

Bu sâyede belki aşk-ı ilâhînin kokusu seni mesteder. «Elestü Bezmi»ndeki zamanını ararsın; isteyerek yürür, yol alır, o makâma erişir, oradan da muhabbet kanadiyle uçarsın. O makamda senin için yakîn hâsıl olur. Bu yakîn sayesinde hayâl perdeleri yırtılır. Cenâb-ı Hak ile senin aranda ancak celâl perdesi kalır. Artık akıl beygiri daha ileri gidemez. Hayret, onu dizgininden tutup:

«– Dur!..» der.

Bu tevhid denizinde ancak çalışan insan arzusuna vâsıl olmuştur. Mürşidin arkasından gitmiyen yolunu kaybeder.

Bu yoldan, yani Hazreti Peygamber yolundan sapanlar çok gitmişlerse de, başları dönmüş, perişan olmuşlardır.

Hazreti Peygamber’in hilâfına yol intihap eden asla bir menzile erişemiyecektir.

Ey Sâdî!. Safâ yoluna, Hazreti Mustafâ’nın izine düşmekten başka bir suretle gitmek mümkündür zannetme!..

NAAT-İ ŞERİF

Hazreti Muhammed güzel huylu, güzel adetlidir. Bütün insanlara şefaatçidir, bütün insanların peygamberidir.

O, peygamberler’in imamı, doğru yolun rehberi, Cenâb-ı Hakk’ın emini, Cebrâil ‘in vahy için yanına gelip gittiği bir zattır.

O, beşeriyetin şefaatçisi, kıyâmet gününün efendisi, hidâyetin imamı, mahşer divanının en büyüğüdür.

O, bir kelîmdir ki, onun Tûr’u gök olmuştur. Tekmil nûrlar onun nûrunun bir ışığıdır.

O, bir dürr-i yetimdir ki; okuyup yazmayı bilmediği halde ne kadar milletin kütüphanesini silip süpürmüş, kitaplarını hükümsüz bırakmıştır.

Ondaki inzar san’atı, kılıcını çekince ay’ı ortadan ikiye böldü.

O’nun şöhreti Dünya’ya yayılınca (doğduğu gece) Kisrâ’nın eyvanı sarsıldı, 14 taşı düştü.

O, Kelime-i Tevhîdin ilk harfi olan «Lâ» ile Lât’ı hurdahaş etti; Dini İslâm’ı i’zaz ile Uzza’yı hor ve hakîr kıldı.

O, yalnız Lât ile Uzza’nın külünü savurmakla kalmadı; Tevrat ve İncil’i de neshetti.

O, gecenin birinde Burak’a bindi, feleklerden geçti, şan ve şerefte memleketleri geride bıraktı.

Kurb-i İlâhî fezâsında o kadar süratle at sürdü ki, arkadaşı olan Cebrâil «Sidre» de kaldı, daha ileri gidemedi.

Cebrâil  Sidre’de kalınca Cenâb-ı Risâletpenah O’na:

«– Ey Allâhın vahyini hâmil olan Cebrâil , ileri yürü!. Seni ne kadar ihlâs ile sevdiğimi bilirsin. Niçin bana arkadaş olmaktan vazgeçtin?» dedi.

Cebrâil  cevaben:

 «– Artık mecâlim kalmadı, kanadımda kuvvet kalmadı, eğer buradan bir kıl ucu kadar ileri gidecek olursam, tecelli-î ilâhî ziyâsı kanadımı yakar, onun için gidemem!.» dedi.

Böyle muhterem bir sâhibe mâlik olan ümmet, umarım ki; isyan sebebiyle cehenneme girmeyecektir.

Ey, bütün insanlara gönderilen büyük peygamber!.. Seni övmekte aczim var! Ey bütün mahlûkata gönderilen peygamber, sana selâm olsun!.

Ey, hâl ve hareketi pek mübârek olan büyük zât, bir avuç fakir senin dârüsselâmında mihman olanlara uysalar, Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde olan yüce şânından ne eksilir? Cenâb-ı Hak seni övmüş, ağırlamış, Cebrâil ‘e kadrinin huzurunda yer öptürmüştür. Yüce gökler senin şerefinin yüceliğine karşı mahcûbtur. Âdem henüz balçık halinde iken sen yaradılmıştın. İptida varlığın aslı, esası sen oldun!. Diğer mevcûdât hep senin fer’indir. Bilmem ki; seni medh için ne söyleyeyim? Çünkü ne söylesem ondan âlisin. Senin izzetini, makamını göstermek için «Levlâk» hitabı, seni medh için «Tâhâ», « Yâsîn » sûreleri kâfîdir.

Bu nâkıs Sâdî, seni nasıl hakkiyle tavsif edebilir?

Ey büyük peygamber, sana salât, selâm olsun!..

ÇİHARYÂR-İ GÜZÎN VE ÂL-İ RESÛLÜN NAATİ

Çiharyâr’in birincisi Ebûbekir’dir ki, yaşlılar arasında ilk islâm olan odur. İkincisi Ömer’dir ki, şeytanın kolunu bükmüş, mağlûb etmiştir. Üçüncüsü akıl ve irfan sahibi, pek mahcub olan Osman’dır. Dördüncüsü Düldül’e binen Şah Ali’dir.

Yarabbi, Hazreti Fâtıma’nın evlâdı hürmetine son nefesimde beni imandan ayırma.

Yarabbi, benim duamı dilersen kabul, dilersen red buyur. Ben Âl-i Resûlün eteğini elimden bırakmam.

Cenâb-ı Hakk’ın selâmı sana, esbabına ve sana tâbi olanlara olsun!..

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 03-Kasım-2011 Saat 00:30

ŞU KİTABIN NAZMININ SEBEBİ

Dünyanın her tarafını gezdim, dolaştım; birçok insanlarla günler geçirdim; her köşede bir fâide buldum; her harmandan bir demet başak topladım. Bununla beraber, Şîraz’ın, temiz insanları gibi mütevâzi insanlar görmedim. Cenâb-ı Hak bu toprağa lûtfunu, ihsanını yağmur gibi yağdırsın!.

Bu iklimdeki olgun insanların muhabbeti gönlümü Şam’dan, Rum illerinden çekti, aldı. Şîraz’a dönmek istedim. Fakat bu güzel bahçelerden dönerken dostlarımın yanına elim boş gitmek ağırıma gitti.

«– Mısır’dan dönenler, gittikleri yere, Mısır şekeri götürürler, ben ise elim boş gidiyorum» dedim. Düşünceye vardım. Düşünürken:

«– Dostlarıma şeker götüremiyorsamda, şekerden daha tatlı sözler götürebilirim!..» dedim, müteselli oldum. Fakat bu şeker alelâde ağızda çiğnenen şeker değildir. Mânaya âşinâ olanların kâğıt üzerine yazdıkları tatlı sözlerdir.

Ne yazacağımı düşündüm, tertibimi yazdım. Düşündüğüm şeyler âdeta güzel bir saray oldu. O saraya on kapı yaptım:

Birinci bölüm: Adalet, tedbir, rey, ahâliyi hüsnü muhafaza, Cenâb-ı Hakk’tan korkmak hakkındadır.

İkinci bölüm: İhsân hakkındadır. Bu bölümü okuyan zenginler, Cenâb-ı Hakkın lûtfuna teşekkür borçludurlar.

Üçüncü bölüm: Yalancı değil, hakikî aşk; aşk sarhoşluğu, cezbe hakkındadır.

Dördüncü bölüm: Tevâzû hakkındadır.

Beşinci bölüm: Rızâ hakkındadır.

Altıncı bölüm: Kanaat edenler hakkındadır.

Yedinci bölüm: Edep, terbiye hakkındadır.

Sekizinci bölüm: Sıhhat ve âfiyete şükretmek hakkındadır.

Dokuzuncu bölüm: Tövbe, doğru yol hakkındadır.

Onuncu bölüm: Münâcat ile hâtimedir.

Kitabım, mes’ud bir senenin mübârek bir gününde, yani Hicretin 655’inci yılında Zilka’de ayında hitama erişti.

Kitabım inci ile dolu bir hazine hâlini aldı. Şu kadar var ki, kitaba koymak istediğim şeylerin bir kısmını koyamadım. Etek dolusu cevâhirlerim açıkta kaldı. Utancımdan başımı kaldırıp etrafa bakamıyorum.

Lütfen kusûruma bakmayın. Bilirsiniz ki, her cihetle mükemmel eser yazmak, güç bir iştir. Denize bakın, içinde inci varsa sedef de vardır; bahçelere bakın, uzun boylu ağaçlar varsa, bodur ağaçlar da vardır.

Ey akıllı, güzel huylu insanlar; bilgili ve olgun hiçbir insan duymadım ki, bir kusur bulacağım diye uğraşıp dursun. Bir kaftan, nakışlı ipek kumaştan da olsa, yüzü ile astarı arasında kıtık bulunur. Sözümün kumaşı hoşa gitmezse, de, kerem buyurun, onu kıtığiyle kabul edin, giyinin,

Ben faziletimin sermayesiyle iftihâr etmiyorum, size iltica ediyorum. İşittim ki, kıyâmet gününde kerîm olan Allâh kötüleri iyilere bağışlarmış. Siz de sözümün fenâsını görürseniz, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatiyle muttasıf olunuz. Şayet bin beyitten birisi hoşa giderse, lütfen onun hatırı için ötekilerini gözden düşürmeyin. Size şunu da arzederim ki, «Paris» ikliminde benim yazılarım «Hutem»deki misk gibi kıymetsizdir.

Şunu da itiraf edeyim ki; benimle görüşmeyip de adımı duyanlarca kusurlarım gizli kalmakta ve şöhretim davulun sesi gibi uzaktan hoş gelmektedir.

Benim bu eseri yazışım gül bahçesine bir gül, Hindistan’a fülfül (karabiber) götürmek gibidir.

Eserim âdeta hurmaya benzer. Üstü tatlı bir madde ile kapalıdır, üzerinden tatlısı alınınca içinden çekirdek çıkar.

İSLÂM PÂDİŞÂHI EBU BEKİR BİN SA’D BİN ZENGÎ’NİN MEDH Ü SENÂSI

Tabiatim pâdişâhları methe mâil değildir. Gönlüm böyle şeylerle uğraşmayı istemez. Böyle iken, bu kitabı Ebu Bekir Bin Sa’d’in nâmına olarak nazmettim. Böyle yapmakla, ilim ve irfan sahiplerinin «belâgatte birincilik kazanan Sâdî, Ebu Bekir Bin Sad’in zamanında idi» diye beni bu sûretle yâd etmelerini arzu ettim.

Hazreti Peygamber’in, Nûşirevân zamanında doğmasiyle iftihar buyurduğu gibi ben de bu pâdişâhın zamanında bulunmakla ne kadar iftihâr etsem hakkım vardır.

Padişahım öyle bir pâdişâhtır ki, Cihan’ı muhafaza ediyor, dinin itilâsına çalışıyor, adaletlidir. Hazreti Ömer’den sonra Ebu Bekir Bin Sa’d gibi bir pâdişâh gelmemiştir. Uluların ulusu, büyüklerin başların tâcıdır.

Hey Dünya, O’nun zamâniyle övün, iftihar et!..

Bir kimse fitneden sığınacak bir yer arayacak olsa, bu iklimden başka sığınacak, dinlenecek yer bulamaz.

Padişâhımın kapısı ne güzel bir kapıdır. Kâbe kapısına benzer. Dünya’nın geniş, derin yollarından, herkes, hacılar gibi oraya koşarlar.

Böyle saltanat, böyle taht, çocuklara, gençlere, ihtiyarlara vakfedilmiş böyle hazine görmemişimdir. Yanına dertli bir kimse gelmez ki; onun batarına bir merhem koymamış olsun. Dâimâ hayır işlemeye tâliptir. Cenâb-ı Hakk’a karşı ümitvârdır. Yarabbi, onun umduğu muradlarını hâsıl kıl!.

 Tâcının köşesi yüce göğe dokunduğu halde, o tevâzula başını yere eğmiştir. Tevâzuun yüksek insanlardan sudûru takdire şâyandır. Fakîr mütevâzi olursa, bunun kıymeti yoktur. Çünkü tevâzû O’nun huyu ve âdetidir.

Kumanda altındaki insan tevâzu gösterirse ne çıkar? Buyruk sâhibi kimse tevâzu gösterirse, Allâh adamı olduğuna delâlet eder.

Padişahımın zikr-i cemîli gizli kalamaz; çünkü kerem ve ihsânının şöhreti cihân’a yayılmıştır. O’nun gibi güzel huylu bir zat, cihân, cihân olalı gelmemiştir. O’nun zamanında bir zâlimin zulmünden gönlü incinmiş bir kimseyi görmezsin.

O’nun saltanat usûlü O’nun şâhâne âyini diğer pâdişâhlarda görülemez. Feridun bile o kadar şevket ve şânına rağmen bu devlete nâil olamadı. Zayıflar onun sayesinde kavi olduğu için O’nun derecesi nezd-i ilâhîde kavidir. Âleme öyle bir gölge salmıştır ki; bir kocakarı bile Rüstem’den korkmaz.

Cihân tarihine bakılınca görülür ki, insanlar zamanın uygunsuzluğundan, feleğin tersine dönmesinden inlerler. Fakat ey âdil pâdişâh, senin zamanında kimsenin zamandan da, felâketten de şikâyeti yoktur.

Ancak senin zamanında insanların huzur ve rahat içinde yaşadıklarını görüyorum. Bilmem ki, senden sonra bunların hâline olacak?..

Sâdî’nin senin zamanında yaşaması da yine senin tâlihindendir.

Zirâ gökte Ay, Güneş durdukça, Sâdî’nin bu kitabından senin adın da ebedî olarak kalacaktır.

Eski pâdişâhlar içinde iyi nam ve şöhret bırakanlar varsa da, bunlar, pâdişâhlık usûl ve âdabını kendilerinden evvel gelenlerden öğrenmişlerdir. Halbuki sen onlar gibi değilsin! Sen bu sûretle meşhur olan eski pâdişâhların hepsini geçtin.

Büyük İskender, Ye’cüclerin yollarını, tunçtan, taştan duvar ile kapatmıştır. Küfür Ye’cücüne karşı senin şeddin altındadır. İskender’inki gibi tunçtan değildir.

Bu emniyet ve adâlet devrinde yaşayan hangi şâir, edip, seni methetmezse, onun dili tutulsun!.

Sen öyle kerem denizi, cömertlik mâdenisin ki, mevcudad senin varlığına dayanıyor.

Padişahımın güzel evsafı, hadsiz, hesapsız. Bu kitabın dar meydanına sığışamaz.

Sâdî, bütün bunları yazmış olsa, ayrı bir kitap vücuda gelir.

Bu kadar kerem ve ihsanın teşekküründen âcizim. İyisi odur ki; hemen elimi duâ için açayım; Cihân gönlünce olsun, Felek sana yâr olsun, cihânı yaratan Allâh seni her türlü kederden saklasın! Yüce tâlihin, âlemi parlatsın! Zevâl, düşmanının yıldızını yaksın. Zamanın dönmesinden sana keder gelmesin. Gönlüne kayğu tozu konmasın!. Çünkü pâdişâhların gönlüne konan bir gam, bütün âlemin hatırını perişan eder. Gönlün, iklimin huzur içinde ve mâmur olsun!... Milkinden perişanlık uzak olsun! Vücûdun din gibi daima sağlam, hasûtların gönülleri tedbir gibi gevşek olsun. Kalbin, Cenâb-ı Hakkın teyidi ile şad olsun! Gönlün, dinin, iklimin mâmur olsun!. Hulâsa cihânı yaradan Allâh seni esirgesin! Bu duâ kâfidir. Bundan başkası boş sözlerdir.

Cenâb-ı Hak sana o kadar lütuf buyurmuştur ki; bu hayırlara muvaffak oluşun, fevkalâdedir.

Pederin Sâd Zengî Cihan’dan kederli gitmemiştir. Çünkü senin gibi adı yüce halef bırakmıştır. Öyle pak asıldan böyle evlât yetişmesine taaccüp edilemez. O’nun cismi toprakta ise, cân-ı pâki a’lây-ı iliyyîndedir.

İlâhî, fazlın hakkı için o muhterem pederin şanlı türbesine rahmet yağmurunu yağdır..

Sa’d Zengî’nin güzel adı cihân’da mesel halinde kaldıkça, Cenâb-ı Hak Şehzâde Ebû Bekir Sa’d’in yardımcısı olsun!.

ATABEK MEHMED SA’D’İN METH-Ü SENASI

Atabek Mehmed bahtiyar bir şâhtır. Taç ve tahtın sahibidir. Gençtir, tâlihlidir, parlak fikirlidir. Saltanatça genç, rey ve tedbirce ihtiyardır. İlimce büyük, himmetçe yücedir. Kolca kuvvetli, kalbi pek müdrik, pek hassastır. Zaman annesi için ne devlettir ki; böyle bir çocuğu kucağında beslemiştir.

Cömertlik eliyle denizi mahcup etmiş, şan ve şerefte Ülker yıldızından öte geçmiştir.

Ey yüce başlı pâdişâhların reisi, devlet gözü hep senin yüzüne bakıyor. İnci ile dolu bir sedef, içinde tek inci saklayan sedef kadar kıymetli değildir. İşte sen sedefinde bir tâne olarak yetişen incisin! Saltanat hânesinin ziynetisin.

Yârabbi, onu sen lûtfunla muhafaza buyur; nazardan sakla.

Yârabbi, sen bu şehzâdeyi âlemde meşhur eyle; onu sana tâate muvaffak ederek aziz kıl!..

Yârab, sen onu insaf ve takvada mukim kıl; Dünyâ’da, Ukbâ’da muradlarını ihsân buyur!.

Şehzâdem, menfur olan düşmandan sana gam erişmesin; zamanın devrinden sana zarar gelmesin!..

Cennetlik ağaç senin gibi meyva verir. Babası nâmdâr olduğu gibi oğlu da iyi ad kazanmak ister. Bu hânedana düşman olan herhangi bir hânedandan hayır bekleme.

Ne güzel din, ne güzel ilim, ne güzel adâlet, Allâh ebedî kılsın!.. Ne güzel saltanat ve ne güzel devlet!

Pâdişâhın keremleri kıyasa sığmaz. Dil bunların şükründen âcizdir.

İlâhî, fakirleri seven ve,sayesinde halkın rahat etmekte olduğu bu pâdişâhı halkın başı üzerinde dâim kıl. Tâatte muvaffakiyet ihsâniyle, onun kalbini ihyâ buyur.

Ey Sâdî, böyle san’atli, tekellüflü sözleri bırak. Eğer hakikî sâdık dost isen, söyliyeceğim iyi sözleri, yani nasihatleri haydi getir, gel. Sen menzilleri tanıyan rehbersin. pâdişâh ise yola giden yolcu gibidir. Sen doğruyu söyleyicisin, pâdişâh ise doğru sözleri dinleyicidir.

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 03-Kasım-2011 Saat 00:30

 Zahîr Faryabî, Kızılarslan’ı methederken:

«Tefekkür onun ayağını öpmek için (onu idrâk için) iskemleye benzeyen dokuz feleği ayağının altına koyar!.» demiş. Halbuki Kızılarslan’m bir ayağı ötekinden kısa imiş. Zahîr’i sevmiyenler:

«- Şâir bu beyit ile sana aksaklık isnat etmiştir!» diyerek Zahîr’i katlettirmişler. Şimdi Sadi bu vak’aya işaretle ve Zahîr’in ruhuna hitap ederek ona dokunuyor, diyor ki:

Hey Zahîr, ne lüzum vardı ki, iskemleye benzeyen dokuz göğü Kızılarslan’m ayağının altına koydun? Hey Zahîr, büyüklük ayağını feleklerin üzerine koy deme, belki «İhlâs yüzünü toprak üzerine koy..» de...

Padişahım! Bana gelince, sana nasihatim şunlardır: Taatle yüzünü eşik üzerine koy, çünkü doğruların tuttukları en emin yol budur. Eğer kul isen başını bu kapıya koy. Pâdişâhlık tâcını başından çıkar. İbâdet ettiğin vakit şahlık libâsını giyme. Hâlis, muhlis bir derviş gibi feryâda başla. Buyruk sahibi ulu Allâh’ın dergâhında, zenginin önündeki fakir gibi inle, şöyle de:

«– Allâhım, zengin Sensin! Fakirleri besleyen, kuvvet, kudret sâhibi Sensin!. Ben ne memleketler fetheden bir hükümdarım, ne de ferman sâhibiyim. Bu dergâhın dilencilerinden birisiyim. Senin lûtfun bana yâr olmazsa benim elimden ne gelir, ne iş yapabilirim? Allâhım, beni hayra, iyiliğe Sen muvaffak eyle!. Sen kudret vermezsen benim kimseye bir hayrım dokunmaz.

Pâdişâhım, gündüz pâdişâhlık ediyorsan, geceleri dilenciler gibi yana yakıla duâ et. Bir takım âsîler, zorbalar senin kapında kul iken, sen yine başını ibâdet eşiğinden kaldırma. Cenâb-ı Hakk’a ibâdette kusur etmiyen kul, kullar için ne güzel pâdişâhtır.

HİKÂYE

Hakikati yakin gözüyle tanıyan din ulularından hikâye ederler ki; bir velî, bir kaplanın üzerine binmiş, bir yılanı eline almış, kamçı edinmiş, kaplanı süratle sürerdi. Birisi ona dedi:

«– Hey Tanrı yolunun adamı, bu gittiğin yolda gitmek için bana rehberlik et! Sen ne yaptın ki: yırtıcı hayvan sana râm oldu? Adın, saadet yüzüğünün taşına yazıldı.

Velî cevap verdi:

«– Kaplan, yılan, fil, herkes bana karşı zebûn ise, taaccüp etme. Sen de Allâh’ın emrini yerine getir, görürsün ki; herşey senin emrine râm olur. Bir pâdişâh, Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutarsa, Cenâb-ı Hak onun muhâfız ve yardımcısı olur. Cenâb-ı Hakk’ın, seni sevdiği halde düşman elinde bırakması mümkün mü? Yol işte budur. Bu yoldan sapma, yürümeye devam et! İstediğini bul. Sâdî’nin sözünden hoşlanan kimseye, onun nasîhati faydalı olur.

KİSRÂ’NIN, OĞLU HÜRMÜZ’E NASİHATİ

İşittim ki, Nûşirevân, intizâr hâlinde iken, oğlu Hürmüz’e şu öğütleri vermiştir:

«– Fakirlerin gönüllerini gözet. Yalnız kendi rahatını düşünme. Eğer sen yalnız rahatını düşünecek olursan, senin ilinde kimse rahat edemez. Çoban uyumuş, kurt sürüye dalmış! Bunu akıllı insan kabul etmez. Fıkarâ takımını muhâfaza et ki, şâh, ahâli sâyesinde taç taşımaktadır. Pâdişâh bir ağaca benzer, kökü ahâlidir. Ağaç ise, kökünden kuvvet alır. Elinden geldiği kadar halkın gönüllerini yaralama! Eğer yaralarsan kendi kökünü baltalamış olursun!.

Eğer sana, doğru bir yol lâzımsa, pâdişâhların yolu ümid ve korku yoludur. Bir insanda iyilik ümidi, kötülük korkusu olunca akıllılık ona tabiat olur. Eğer bir pâdişâhlıkta bunun her ikisini bulursan; onun ikliminde, mülkünde sığınak bulursun. Çünkü pâdişâh, Cenâb-ı Hakkın lûtfuna ümitvâr olduğu için halka merhamet eder. Saltanatı elinden gider diye korktuğu için de halka zarar vermekten korkar.

Bir pâdişâhın tabiatinde ümit, korku yoksa o iklimde rahatın kokusu bulunamaz. Öyle bir pâdişâhın mülkünde bulunduğun zaman, ayağın bağlı ise (evli isen), zulme, cefâya râzı ol, otur; yok tek at, tek mızrak isen (bekâr isen) başını al başka yere kaç!...

Bir iklimde ahâliyi pâdişâhtan memnun görmezsen, o iklimde refâh, saâdet arama!.

Kafa tutan, kabadayı pâdişâhlardan, kahramanlardan korkma, fakat Allâhtan korkmıyandan kork! Bir pâdişâh memleket ahâlisinin gönlünü yıkıyorsa, o, memleketin mâmur olmasını ancak rüyada görür. Bir memleketin harap, pâdişâhın bednâm (kötü şöhretli) olması zulümden ileri gelir. Bu sözün hakikatini ancak ince, derin düşünen kimse bulur. Ahâli saltanatın yardımcısı olduğu için ahaliyi zulümle öldürmek lâyık değildir.

Köylüyü, çiftçiyi kendi fâiden saâdetin için gözet!.. Çünkü, ecîr (ücretle çalışan) aldığı ücretten memnun olursa, daha çok iş yapar. Hem de kendisinden iyilik gördüğün kimseye kötülük etmek erlik, insanlık değildir.

HÜSREV PERVİZ’İN OĞLU ŞİRUYE’YE NASİHATİ

İşittim ki,  Hüsrev  Perhiz ölürken,  oğlu  Şirûye’ye   şu öğütleri vermiştir: Hangi bir işe niyetlenirsen, o işte ahâlinin iyiliğini düşün! Eğer herkesin sana mutî olmasını istersen, dâima âdilâne ve âkılâne hareket et!.

Ahâli zâlim pâdişâhtan kaçar ve onun çirkin adını cihâna yayar, onu dillere destan eder.

Saltanatını kötü bir temel üzerine istinat ettiren pâdişâh çok geçmeden kendi temelini yıkmış olur. Bir kocakarının âhının yaptığı tahribâtı, kılıç çalan bir yiğit yapamaz! Bir dul kadının yaktığı çıranın bütün bir şehri yaktığı çok görülmüştür.

Saltanatta insaf ile hareket eden pâdişâhtan daha bahtiyar âlemde kim vardır? Öyle bir pâdişâh, nöbeti gelip de şu âlemden göçtüğü zaman herkes ona rahmet okur.

İyilik, kötülük; ikisi de geçer. Kötüsü geçecek, geçecektir; iyisi odur ki, adını iyilikle yâdetsinler!.

Halkın başına Cenâb-ı Haktan korkanları koy; Çünkü mülkü ancak Allâhdan korkanlar mâmûr ederler. Senin menfaatini halkı inciterek temin etmek isteyenler, sana düşman olanlar ve halkın kanını içenlerdir. Halkın elleri onlara bedduâ ile göklere açılan kimseleri iş başına getirmek hatâdır.

Alçak vâli, memleketin idaresi ve hazinenin zenginleşmesi böyle icap ediyor diye, halka ezâ ve cefâ eder. Eğer hakkı gözetmezsen, o uğurda çalıştığın pâdişâh dahi seni cezalandırır. Bedbaht zâlim bir gün ölür gider, fakat Allâh’ın lâneti onun üzerine bâki kalır!.

İyi adam yetiştirip kullanan pâdişâh, kötülük görmez. Eğer kötüyü besliyorsan, sen kendine düşmansın! Halka zulmeden kimseyi müsâdere ile bırakma; öyle zâlimlerin köklerini kazımak lâzımdır. Halka zulmeden vâli vesâir memurlara karşı çok titiz ol; o gibilere aman, zaman verme. Zira o kadar semirmiştir ki; artık öldürülmesi zamanı gelmiştir. Kurdun başını, koyunları paralamadan evvel kesmek gerektir. Sonra kesmek, yaptığı zarârı ödemez!.

HİKÂYE

Bir tâcirin etrafını hırsızlar oklarla çevirmiş, onu esir etmişler. Tâcir o sırada şöyle demiştir: Görülüyor ki, hırsızlar galip geliyor, istedikleri fenâlıkları yapıyorlar. Şu halde, pâdişâhın askerleriyle kadınlar arasında ne fark var? Tüccarı aramayan, onların menfaatini korumıyan bir pâdişâh gerek şehre, gerek askere refah kapısını kapatmış demektir.

Bir memlekette fenâ kanun, fena âdet olduğu işitilince, akıllılar o şehre artık nasıl girerler? Pâdişâhım, iyi ad sence makbul, ise, sana iyi ad lâzım ise tüccar ile postacıları iyi tut! Büyükler yolcuları, züvvârı, (ziyaretçileri) seyyâhları can ile beslerler. Çünkü iyi adı her tarafa götürenler bunlardır.

Hangi bir memlekette bir garip incinirse, o memleket çok geçmeden mahvolur.

Garipler ile görüş, seyyâhlar ile dost ol, çünkü bunlar iyi adı yayarlar.

Memlekete gelen misâfiri, yolcuyu ağırla. Fakat şerlerinden, fitne fesatlarından da sakın. Ecânipten (yabancılardan) sakınmak çok iyidir; çünkü dost kıyafetinde düşman olmaları da mümkündür.

Emekdârlarının derecesini, rütbesini, maaşını artır.. Çünkü kendi beslediğin insanlardan gadir gelmez.

Bir memur eskidikçe, onun yıllarca hizmetinin hakkını unutma!..

Bir memur ihtiyar olup da işten âciz kalırsa, ona karşı kerem göster. «Artık işten kaldı!.» diye onu sefil etme. Onun hizmet eli bağlandıysa senin kerem elin bağlı değildir ya!

HİKÂYE

İşittim ki, Hüsrev, Şabur’un yaptığı resmi artık beğenmeyip, onu işten çıkardığı zaman Şabur sükût etmiş. Fakat sonra zarûrete düşünce, Hüsrev’e şu meâlde bir mektup yazmış:

«Ey adâletiyle kâinatı ihata eden hükümdar, eğer ben ölür gidersem, sen yine fazîletinle bâkîsin!. Gençliğimi senin uğrunda çürüttüm, ihtiyarlığımda beni kovma!»

Bir garip ki, başının altında bin bir çeşit fitne, fesat buluna; onu öldürme, incitme, kendi memleketinden, toprağından hârice çıkar. Onu memleketinden kovar ve bu nefyi kâfi bir ceza addedip ayrıca cezalandırmazsan, doğru bir hareket yapmış olursun. Zira o, cezasını kendisi bulacaktır. Çünkü onun fena huyu peşinden ayrılmayan bir düşmandır.

Fitneye mâil, fesada muktedir insan eğer İranlı ise; onu Yemen’e, Rusya’ya, Rum diyârına nefyeyle, (sürgün et!..) halkın başına belâ etme! Belki ona kuşluk vaktine kadar aman vermeyip idam eyle! Öyle fitnekârı hudûd haricine çıkaracak olursan, gittiği şehrin ahalisi:

«– Böyle fitneci insan yetiştiren memleket zîrüzeber (yerle bir) olsun!..» diye memleketine bedduâ eder; lânet savururlar.

İş verecek olursan paranın, servetin kıymetini bilen insana ver! Çünkü müflis, batakçı kimse pâdişâhtan korkmaz. Ona ne söylersen başını eğer, feryat ve figâna başlar.

Muhâsebecilere hıyânet etmeye meydan verme; üzerlerine bir murâkıp dik. Baktın ki; muhâsebeci ile murâkıp uyuştular, hemen ikisini de azlet.

Kendisine iş, para tevdi edilecek kimsenin mahkemeden, cezâdan idamdan değil, Allâh’dan korkar, emânete hıyânet etmez takımdan olması lâzımdır.

Bir işe emin sıfatiyle tâyin ettiğin kimse Allâh’tan değil, senden korkuyorsa, onu emin tutma. Emin olan Allâh’tan korkmalıdır; yoksa azil, hapis ve idamdan değil.

Emin tâyin etmiş olduğun kimsenin sık sık hesabına bak. Onu kendi hâline bırakma, çünkü yüz kişide bir tane emin bulamazsın.

Eskiden birbiriyle sıkıfıkı arkadaş, kafadar olan iki kimseyi bir yere birlikte memur etme; çünkü ne bilirsin ki, elele verirler; birisi hırsız olur, öteki perde tutar. Hırsızlar birbirlerinden korkar, çekinirlerse, aralarından kervan selâmetle geçer.

Birisini bir vazifeden azlettiğin zaman, aradan biraz geçince kabahatini affet!

Ümit besleyen bir kimsenin ümidini yerine getirmek, bin tane ayağı prangalı mahpusu itlâk (boşamak, salıvermek) etmekten hayırlıdır.

Elinde kitâbeti olan kimse işten çıkarılacak olursa meyûs olmasın!

İyi bir pâdişâh, hükmü altında olanlara peder muâmelesi yapmak gerekir. Bir peder bazan çocuğuna öfkelenir, döver, acıtır; bazan da eliyle gözünün yaşını siler. Pâdişâh da öyle olmalıdır.

Pâdişâhım, düşmana karşı yumuşak, gevşek olursan sana galebe eder; sert olursan senden herkes usanır. İyisi odur ki, yumuşaklık ile sertlik birlikte olmalıdır. Kan alan kimse gibi olmak lâzımdır. O hem yara açar, hem de açtığı yaraya merhem koyar.

Pâdişâhım, cömert ol, güzel huylu ol, mükrim ol! Cenâb-ı Hak sana saçtığı için, sen de saç!.

Dünyâ’ya gelen ölür gider. Fakat kendisinden sonra iyi ad bırakan, ebedî yaşamış olur.

Kendisinden sonra köprü, mescid, misâfirhâne, kervansaray gibi hayrat bırakan kimse, ölmemiştir.

Bu dünyâ’dan giden, hayat nâmına bir şey bırakmayan kimseye, kimse fâtiha okumaz.

Adının ebedî olmasını istersen, büyüklerin adlarını gizleme! Onları hürmetle yâd et.

Senden evvelki pâdişâhlar ne yapmışlar, ne gibi iyilik ile yâd olunmuşlarsa sen de kendi zamanında böyle yap!.

Bilirsin ki; geçen pâdişâhlar naz ile yaşadılar, murat sürdüler, zevk ve safâ ettiler; sonra, hepsini bıraktılar; gittiler. Kimisi iyi, kimisi kötü bir ad bıraktı gitti. Sen iyileri taklit et!..

Bir suçlu: «Unuttum da yaptım!..» diye özür dilerse, özrünü kabul eyle! Aman diyenlere aman ver. Bir suçlu dehalet edecek olursa, onu hemen öldürmek, mürüvvete münâfidir.

Edilen tembihi, edilen nasihati dinlemezse, kulağını çekmek, hapsetmek, ellerini, kollarını bağlamak lâzımdır.

Nasihatten anlamıyan, zindandan mütenebbih olmıyan kimse ise, murdar bir ağaçtır. O zaman onun kökünü koparmak lâzımdır. Öldürmeden evvel bir kere hapsetmelidir. Zira kesilen bir başı, tekrar yerine koymak kâbil değildir.

Bir kimseye kızdığın zaman mücâzât için acele etme, düşün! Çünkü Bedehşan lâ’lini kırmak kolay ise de, kırılan parçaları toplayıp eski haline getirmek mümkün değildir.

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 03-Kasım-2011 Saat 00:34

PADİŞAHIN, İŞİN SONUNU DÜŞÜNMESİ, MÜCÂZÂTTA AĞIR DAVRANMASI

Umman Denizi’nden gemi ile bir adam çıkageldi. Bu adam denizlerde gezmiş, sahralarda dolaşmış; Arab’ı, Türk’ü, İranlı’yı, Rum halkını görmüş; her milletin bilgilerini temiz rûhunda toplamıştı. Elhâsıl cihânı elek elek elemiş, bilgiler kazanmış, seferler yapmış, görüşmeyi, konuşmayı öğrenmişti. Vücûdu iri yapılı, fakat çok fakirdi. Elbisesinde iki yüz yama vardı. O elbise içinde kav gibi yanmıştı.

Bu adam sahilde bir şehre çıktı. O taraflarda büyük bir pâdişâh vardı. Bu pâdişâh, adını iyilikle çıkarmak ister; fukarâya karşı tevâzu gösterir, onları hoş tutardı.

Pâdişâh o seyyahı duyunca, sarayına davet etti. Uşaklarına emretti, seyyahı hamama götürdüler, yıkadılar, temizlediler. Sonra pâdişâhın huzuruna çıkardılar.

Seyyah huzura çıkınca tekâpu (dalkavukluk) kıldı, pâdişâhı övdü, el bağladı. Pâdişâhım, fermanın her tarafa yürüsün, diye duâda bulundu.

Pâdişâh sordu:

«– Nereden geliyorsunuz? Şehrimize niçin geldiniz; burada güzelden, çirkinden neler gördünüz?»

Seyyah dedi:

«– Ey Yeryüzü’nün pâdişâhı, Cenâb-ı Hak sana yardımcı, devlet, saâdet arkadaş olsun! Pâdişâhım, memleketinde bir çok yerleri gezdim. Ahâlisi zulüm görmüş, gönlü incinmiş bir yer görmedim. Bir pâdişâh için, kimsenin incinmesine râzı olmamak meziyeti kâfi bir ziynettir.

«Bir de pâdişâhımın memleketinde kimseyi sarhoş görmedim. Sarhoşluk şöyle dursun, meyhâneleri yıkılmış gördüm.»

Elhâsıl  seyyah  güzel  sözler  söyledi.   Sanki  elek elek cevâhir saçtı. O kadar hoş şeyler anlattı ki, pâdişâh zevkinden elini, kolunu çarpmaya başladı.

Seyyahın güzel sözleri şâhın hoşuna gitti. Onu yanına çağırdı; ona ihsân, ikrâm etti. Memleketini beğenip geldiği için ona altınlar, cevherler verdi. Sonra, ona aslını, vatanını sordu.

Seyyah sergüzeştini anlattı ve bu sûretle diğer saray erkânından ziyâde pâdişâhın teveccühüne mazhar oldu.

Onu sadrazam yapmak da içinden geçiyordu. Memlekete de böyle bir vezir lâzımdır, diye çok düşündü. Yalnız:

«– Acele etmiyeyim. Belki yanlış bir iş yapmış olurum. Ahâli reyimin zayıflığına gülmesinler. Evvelâ onu bir zaman deneyeyim, sonra hünerine göre rütbesini arttırayım!..» dedi.

Padişahın bu düşüncesi doğru idi. Çünkü tecrübe etmeden iş yapan insanların, birçok kederlere uğraması zarûridir. Nasıl ki; hâkim, dâvayı etrafiyle düşünür, sonra hüküm verirse, maiyetindeki âlimlere karşı mahcûp olmaz. Yayı elde tutarken, oku atmamışken, atmak lâzım mı, değil mi? Hedef neresidir, neresi olmalıdır? diye düşünmek lâzımdır. Oku attıktan sonra düşünmenin faydası yoktur. İnsan, Yûsuf gibi senelerce iffet, nezâhetle yaşamalıdır ki, Mısır’a aziz olsun. Birçok zaman geçmedikçe bir kimsenin ne olduğunu anlamak imkânsızdır.

Bu sûretle pâdişâh seyyahın ahlâkını tetkike, teftişe koyuldu. Neticede onu âkil, iyi ahlâklı, edip ve insanların değerini ölçmekte mâhir buldu. Bu sûretle seyyahın büyük memurlarına fâik (üstün) bulunduğunu anlayan pâdişâh, seyyaha vezir-i â’zamdan dahi üstün bir selâhiyet verdi.

Seyyah memleketi öyle akıl, hikmet ve mârifet ile idâre ediyordu ki, emrinde, nehyinde kimsenin kalbini incitmiyordu; dürüst hareketleriyle kusur ve fenâlık arayanların dillerini bağladı. Eski vezir, yenisinin bu faâliyeti neticesinde pâdişâhın huzur ve rahat içinde yaşadığını, onun iyiliği sâyesinde devletin yükseldiğini görünce üzülmeye başladı. Tenkid edilecek hiç bir nokta bulamıyordu.

Çünkü dürüst adam, bakır leğen, fenâlık arayan insan, karınca gibidir. Karınca ne kadar uğraşsa bakır leğene gedik açamaz.

Padişahın Güneş yüzlü iki kölesi vardı. Bunlar dâimâ pâdişâhın hizmetinde bulunuyordu. Bunlar hûriler, periler kadar güzel idilir. Birisi sanki Güneş, ötekisi Ay idi.

Bu iki köle güzellikte tamamen birbirinin dengi idi. Sanki birisi hakikî insan, ötekisi onun yanında aksi idi.

Bu köleler ilim, marifet sâhibi yeni vezirin tatlı sözlerini işittikçe, onun sözleri bu fidan boylu köleler üzerinde tesir bırakıyordu; güzel ahlâkını gördükçe tabiî olarak onu sevmeye mecbur oldular.

Gitgide yeni vezirin de gönlü onlara aktı, onları sevmeye başladı. Şu kadar ki, kısa gören insanlar gibi kötülükle sevmiyordu. Belki onların cemallerine âşık oldu. Öyle bir hâle geldi ki, ancak onların yüzünü gördüğü zaman rahat ne demek olduğunu hissederdi.

Arkadaş, sana nasihatim olsun. Eğer kadrinin, şerefinin yüce kalmasını istersen, pak yüzlere gönül bağlama! Ara yerde bir garaz olmasa bile, mehâbet ve hürmetine ziyan verir.

Derken eski vezir, yeni vezirin o iki köleye gönül verdiğini hissetti ve hemen pâdişâha arzetti. Şöyle dedi:

«– Pâdişâhım, bilmem ki; bu yeni vezir kimin nesidir, necidir, adı nedir? Şu memlekette rahat ve saâdetle yaşamak istemiyor. Evet, mücerreptir; çok gezenler böyle lâubâli olurlar. Çünkü bu gibiler bir devletin nân ü nimetiyle beslenmiş değildirler. Nân ü nimet kıymetini bilmezler. İşittim ki, şehvetperest imiş. Efendimizin kölelerine göz koymuş, efendimize hıyânet ediyormuş. Böyle hayâsız, aşağılık insan pâdişâhımın vezirliğine yakışmaz. Bunun vezârette bulunması, saltanatınıza leke getirir. Bu fenâlığı işitince hemen arzetmeye mecbur oldum. Arzetmeseydim, efendimin nimetini unutmuş olurdum. Hem de bu arzımı şüphe ve zan üzerine yapmadım. Bana yakîn hâsıl olmayınca, söyledim. Şunu da ilâveten arzederim ki; kölelerimden biri, bu yeni vezir bu kölelerden birisini kucaklarken gözleriyle gördüğünü bana söyledi. İşte işin olup bitenini arzettim. Üst tarafı pâdişâhımın reyine, irâdesine kalmıştır. Pâdişâhım arzu buyurursa, benim gibi tecrübe buyurabilirler.

İyilik bulmayası eski vezir, işi bu kadar çirkin sûrette anlattı. Böyle anlatması da tabiîdir. Çünkü kötülük düşünen insanlık ufacık bir tutamak bulunca büyüklerin kalplerini ateşe verirler. Ufak bir şeyle ateşi yakmak ve sonra onunla büyük odunları tutuşturmak kabildir.

Bu haber pâdişâha öyle bir harâret verdi ki, ateş üzerinde kaynayan tencereye döndü. Mezkûr yeni vezirin kanını hemen dökmek istedi. Fakat aklı, vicdanı karşısına çıktı; ona, «– Dur!.» diye işaret etti ve ona şu sözleri söyledi;

«– Bir insanın kendi yetiştirdiği birisini öldürmesi mertlik değildir, adâlet ve lûtuftan sonra zulüm çok soğuk kaçar. Kendi yetiştirdiğin kimseyi incitme! Senin aman okunu tutan kimseyi sen ok ile vurma! Birisinin kanını zulüm ile içecek isen, onu boş yere nimet ile besleme! Onun hünerleri sence lâyıkiyle mâlûm olmadıkça, divanda ona bir rnevki vermemiştin! Şimdi de suçu tahakkuk etmedikçe düşman ağzına bakarak onu cezalandırma!»

Birisini öldürmeden evvel zindana atmak muvâfıktır. Çünkü kesilen başı bitiştirmek mümkün değildir.

Ferman, rey, şevket sahibi pâdişâhların, insanların zahmetinden acz göstermeleri câiz değildir.

Tahammülden boş, gurur ile dolu başa pâdişâhlık tâcı haramdır. Sana cenk zamanında sebât göster demem, belki öfkelendiğin zaman yıkılma, gazaba kapılma, derim. Aklı olan her kimse tahammül eder, fakat maksad hışma mağlûp olmıyan akıldır.

Öfke bir kere askerini pusudan hücum ettirince ortada ne insaf kalır; ne Allâh korkusu kalır; ne din kalır.

Feleğin altında öfke gibi bir dev görmedim. Bunun dehşetinten cinler, melekler bile ürküp kaçarlar.

Pâdişâh, gazâbını yenerek, eski vezirden duymuş olduğu sırrı kimseye açmadı. Çünkü hâkimler:

«– Ey âkil, gönül sırların zindanıdır; söyleyince onu kaçırmış olursun, bir daha zinciri çekemezsin!» demişlerdir.

Pâdişâh, o akıllı sayılan yeni vezirin işini teftişe ve tarassuta başladı. Neticede onun reyinde bozukluk gördü. Bir gün yeni vezir kölelerden birine bakınca, kölenin dudak altından güldüğünü gördü. Vezirin bakışı, kölenin gülüşü, ara yerdeki sevişmeyi gösteriyordu. Çünkü iki kimsenin cânı ile aklı birleşince dudakları kımıldamadan birbiriyle konuşurlar. Sonra göz bakmaya doymaz, dîdâra doyum olmaz. Nasıl ki; susaklık yani istiska illetine tutulan kimse Dicle Nehri’ni içse doymaz!

Padişah yeni vezir ile köle arasındaki birliği görünce sûizannı kat’îleşti. Bu hal kanına dokundu, gazabı arttı. Böyle olmakla beraber, gazaba mağlûp olmayarak yine, âkilâne davrandı. Ona yavaşça şu sözleri söyledi:

«– Seni ben akıllı sanıyordum. Memleketimin esrârına seni emin ittihaz ettim. Bilmedik ki; sen sersem, medhe değil, zemmedilmeye lâhik insan imişsin! Sana verdiğim vezâret senin yerin değilmiş. Fakat bu işte kabahat sende değil, bendedir. Tabiîdir ki; soysuz insan beslersem, sarayıma hıyânet edeceği muhakkaktır.»

Padişahın bu tahkiri üzerine, o çok bilen yeni vezir, başını kaldırdı, şöyle dedi:

«– Ey iş bilen ulu şâhım, benim eteğim kabahatten temiz olunca, kötülük düşünen insanların isnat edecekleri fenâlıktan korkmam! Saray-ı Hümâyununa karşı hıyânet fikri, asla gönlümden geçmemiştir. Bu hıyâneti bana kim isnat etmiştir, bilemem?..»

Cevap olarak, pâdişâh şöyle dedi:

«– Sana söylediğim şeyleri düşmanların yüzüne karşı söylemeye hazırdır. İşi açıklayayım: Bunu bana eski vezirim söyledi. İşte, hakkında söylenen budur. Bir diyeceğin varsa söyle!»

Yeni vezir parmağını dudağına götürdü, güldü, şöyle dedi:

«– Eski vezir benim hakkımda ne söylese taaccüb edilemez. Beni kendi yerinde gören bir hasut, (hasetçi) benim fenalığımdan başka ne söyler? Efendim beni ona tercih edince, tabiîdir ki o benim düşmanım olmuştur. O beni kıyâmete kadar sevemez. Nasıl sevebilir ki, ben aziz oldukça, o zelil yaşayacaktır. Pâdişâhım, eğer bendenizi dinlerseniz temsil tarikiyle bir hikâye arzedeyim: Bilmem hangi kitapta gördüm. Birisi şeytanı rüyâsında görmüş. Bakmış ki; selvi gibi boyu, huri gibi çehresi var. Yüzü Güneş gibi ziyâ saçıyor. Yanına gitmiş demiş: Bu ne hâl, melek bile bu kadar güzel olamaz. Mehtâb kadar güzel bir yüzün varken niçin Dünya’da çirkinlikle dillere düşmüşsün? Herkes seni korkunç sanırlar. Hamam kapılarında seni çirkin bir sûrette resmederler. Hattâ sarayın nakkaşı saray divanhânesinde seni asık, ekşi, iğrenç bir sûrette nakşetmiştir.

Bu sözleri işitince bedbaht şeytan inlemiş, feryat etmiş, şöyle demiş:

«– Hem Âdemoğlu, benim için yapılan resimler, benim hakikî resmim değildir. Ben hakikatte gördüğün gibi güzelim. Fakat ne çare ki, kalem düşman elindedir. İnsanların beni çirkin resmetmelerine gelince, ben onların büyük ataları olan Âdem’i cennetten attırdım!.. Onların bana hınçları var. Onun için beni böyle resmederler.»

İşte pâdişâhım, ben temizim, mâsumum; ne çâre ki, beni kıskanan, bir maksad-ı mahsûs ile beni kötü bildirmiştir. Benim mansıbım onun şerefini ihlâl edince, onun mekrinden yüz fersahlık yere kaçmam lâzımdır!»

«Pâdişâhım, ben şu dakikada sizin gazabınızdan korkmuyorum ve bîgünah olduğum için cesâretle söz söylüyorum. Çarşı ağası çarşıyı dolaşırken okkası, dirhemi eksik olan korkar. Kalemimden çıkan söz doğru olunca, kusur bulmak için cihân toplansa, umurumda olmaz!»

Pâdişâh yeni vezirin cesâretli sözlerine şaştı ve onu bir el işaretiyle susturarak:

«– Ne suçlular var ki, riyâ ile, hilekârlık ile, yaptığı suçtan kendisini kurtarmaya çalışır. Sana isnat edilen hıyânet cürmünü yalnız düşmanından işitmekle kalmadım, ben de gözümle gördüm. Sarayımda bu kadar insan varken, hiçbirine bakmıyor, yalnız kölelerime bakıyorsun!» dedi.

Vezir, güldü, şöyle dedi:

«– Söylediğiniz söz doğrudur ve doğruyu gizlememelidir. Ben o kölelere ara sıra bakıyorum, bunu inkâr edemem. Bu işte ince bir nokta var. Müsaâdenizle o noktayı arzedeyim: pâdişâhımızca malûmdur ki, zavallı bir fakir bir zengini görünce, bakar, içini çeker. İşte ben o fakire benzerim, köle de o zengine benzer. pâdişâhım, vaktiyle ben de genç idim. Ne çâre ki, gençliğin kıymetini bilmedim. Gençliğimi boş yere geçirdim. Gençliğime olan hasretimden dolayı durmadan ona bakıyorum, bakmadan kendimi alamıyorum. Ben bugün gençliğimi kaybetmişim. O ise gençliğe, güzelliğe tamamen mâlik ve sahip bulunuyor. Ben bakmıyayım da kim baksın? Vaktiyle benim de gül gibi çehrem vardı. Güzellikte vücûdum billûr gibi idi. Benim de onunki gibi gece renkli kıvırcık saçlarım vardı. Giyindiğim kaftan vücûdumun nazikliğinden utanır, buruşurdu.

Şimdi pîr oldum, saçlarım ağardı, pamuk oldu. Vücûdum kurudu, iğ oldu. Artık bu vücûda bir kefen dokumak lâzımdır. Vaktiyle ağzımda iki sıra inci vardı; Bu dişler gümüş tuğladan yapılmış bir duvar gibi duruyordu. Birisi kalmadı, birer birer döküldü. Şimdi eski bir kale duvarına benziyor.

Şu halde bu güzel gençlere nasıl bakmıyayım? Onlara bakıp telef olan ömrümü anıyorum.

Yazıklar olsun, o değerli günler geçti, gitti, bu ömür de bir gün ansızın sona erecektir.»

O âlim yeni vezirin güzel sözlerini pâdişâh beğendi. Erkân-ı devlete hitap ile şöyle dedi:

«– Bundan daha güzel söz söylemek muhaldir; bundan daha tatlı lâfız, bundan daha değerli mânâ aramayın! Güzel civânlara böyle özür beyân edecek kimseler baksınlar. Başkaları için bakmak doğru değildir!»

Sonra pâdişâh döndü, yeni vezire şöyle dedi:

«– Eğer âkilâne hareket etmeseydim; hasmın sözleriyle seni incitecektim. Acele ederek kılıca el atan adam, sonra pişman olarak; elinin arkasını dişleriyle ısırıp durur.

Sakının, garazkâr kimselerden söz dinlemeyin; çünkü onun sözüyle iş yaparsan, pişman olursun!»

Neticede pâdişâh yeni vezirin mansıbını, şerefini, malını arttırarak onu taltif etti. Fenâ söyleyenleri sâyesinde pâdişâhın adı iyilik ile ülkesinde yayıldı, adâletle, keremle yıllarca saltanat sürdü; nihâyet o da göçtü. Fakat dillerde iyi adı kaldı.

Böyle dindar pâdişâh din bazusu ile devlet topunu çekmiş olurlar. Bugün öyle pâdişâhlardan kimse yoktur. Varsa ancak Ebû Bekir Sa’d Hazretleridir; ondan başka yoktur.

 Pâdişâhım, sen bir cennetlik ağaçsın! Gölgen bir yıllık yola kadar yayılmıştır. Tahilim uğurlu olun da başıma Hümâ kuşunun gölgesi düşsün diye arzu ederim. Bu arzuma vâkıf olan akıl karşıma çıktı, bana şöyle dedi: İnsana devleti, Hümâ kuşa vermez. İkbâl, devlet istiyorsan bu pâdişâhın gölgesine gel!

Allâhım, sen bize acımışsın da, halkın üzerine bu gölgeyi sen yaymışsın.

Bu devlete köle gibi duâcıyım. Yarabbi, bu gölgeyi ebedî kıl!

ZAYIFLARA MERHAMET HAKKINDA

Şer’i şerîfin hükmü olmadıkça, su içmek câiz olmaz. Fakat fetvâ-yı şerif olunca, kan dökmek caizdir. Böyle değil mi?

Bir kimsenin katline şer’i şerif fetvâ verince, onu katletmekten hiç korkma! Şu kadar var ki; eğer onun çoluğu çocuğu varsa onu öldürme, çoluğuna çocuğuna bağışla! Onlara rahat eriştir, çünkü suç o haksızlık eden adamındır. Biçâre kadınların, çocukların ne günâhı var?

Ne kadar kuvvetli olsan, askerin de çok olsa, durup dururken düşman iklimine asker çekme. Çünkü o senin düşmanın olan hükümdar, müstahkem bir kaleye kaçar. Ona mukabil günahı, kabahati olmıyan iklime zarar erişir.

Hapishanede bulunanları sık sık teftiş et. Aralarında suçsuz kimselerin bulunması da mümkündür.

Memleketinde bir tâcir öldüğü zaman malına el sürme. Böyle mala el sürmek, alçaklıktır. Hem de, ölen tâcirin malını zaptedecek olursan, memleketimizdeki akrabası:

«– Zavallı adam gurbet elde öldü. Bıraktığı malı zâlim pâdişâh zaptetti!..» diye ağlar, inler.

Yetimlerin ağlamasından, dertli gönlünün âhından sakın.

Kötülük yapma, iyi adını kötüye çevirme. Nice elli yılda hâsıl olan iyi adı, bir çirkin hareket mahveder.

İyilikle ebedî nâm bırakan değerli insanlar halkın malına el uzatmamışlardır.

Dünya pâdişâhı da olsa, bir zenginden para, mal aldı mı, artık o pâdişâh değil, dilencidir.

Hür ve asîl insan zarûretten ölür, bir âcizin malına tenezzül ederek onunla karnını doyurmaz.

AHÂLİYE ŞEFKAT HAKKINDA HİKÂYE

İşittim ki, âdil bir pâdişâhın bir kaftanı vardı. İki yüzü de astardı. Birisi ona:

«– Ey bahtiyar pâdişâh, Çin kumaşından bir kaftan diktirsen olmaz mı?» dedi.

Pâdişâh şöyle cevap verdi:

«– Elbise insanın vücûdunu örtmek, insanı rahat ettirmek içindir. Bu kaftan da o işi görüyor. Bundan fazlasını ararsan, süs halini alır. Ben halktan haracı, kendimi, tahtımı süslemek için almıyorum. Eğer kadınlar gibi ipekli süslü elbiseler yapınır, kadınlaşırsam, erlik yaparak düşmanımı nasıl def edebilirim. Vâkıa içimde türlü hırslar, arzular geçmektedir. Fakat unutmıyalım ki; hazine benim için değildir. Hazine asker içindir; yoksa eğlence, süs için değildir. pâdişâhından hoşnut olmıyan asker, memleketin hudûdunu muhâfaza etmez.

Düşman (hırsız), köylünün eşeğini alır götürürse, pâdişâh ne hakla aşar vergisi alabilir.

Düşman köylünün, eşeğini, pâdişâh da haraç diyerek parasını alırsa, o taht, o taç nasıl yükselir.

Düşkünlere zorbalık etmek, mürüvvete münâfidir. Karıncanın elinden tâneyi kapan kuş, alçaktır.

 Ahâlî ağaç gibidir. Beslersen, iyi tımar edersen, istediğin kadar meyve alabilirsin. Sakın zâlimlik edip de ağacı kökünden çıkarma. Çünkü zararı mûcip olur. Kendi zararına iş gören kimse ise, ahmaktır.

Hâkimiyeti altında bulunanları incitmiyen insanlardır ki, gençlikten, tâlihten müstefid olurlar. Zulüm gören ahâlinin inleyerek ettiği bedduâdan kork. Bir ili, bir memleketi yumuşaklık ile tutmak, almak mümkün ise, kimsenin burnunu kanatmamaya çalış. Erlik hakkı için, yeryüzü’nün baştan başa saltanatı, yere damlayan bir damla kana değmez!.»

HİKÂYE

İşittim ki, güzel huylu Cemşit, bir çeşme başının üstüne şunu yazdırmıştı: Bizim gibi nice kimseler bu çeşme başında oturmuş; dinlenmiş; sonra gözlerini kapayarak gitmişler. Mertlik ile, kuvvet ile dünyâ’yı tuttular. Fakat aldıkları yerleri mezara beraber götüremediler. Süleyman -aleyhisselâm-’ın tahtı akşam, sabah rüzgârlar tarafından sevkedilmez miydi? Nihâyet görmedin mi ki, o taht rüzgâr gibi uçtu, gitti. Asıl bahtiyâr insan, ilim ve adâlet ile şöhret kazanan kimsedir. Her gelen gider. Ne ekti ise onu biçer. İnsana iyi, kötü addan başka bir şey kalmaz. Düşmana galip geldiğin zaman canına kıyma; ona mağlûbiyet acısı kâfîdir. Düşmanının etrafında minnetle pervâne gibi dolaşması, eteğini onun kanına bulaştırmaktan daha iyidir.

PÂDİŞAHLARIN DOSTLARINI, DÜŞMANLARINI TANIMALARI HAKKINDA

İşittim ki, asîl Dârâ bir av eğlencesi esnasında askerlerinden uzak düşmüş. O sırada bir at çobanı, Dârâ’ya doğru koşarak gelmeğe başlamış. Dârâ tanımadığı bu adamın kendine doğru gelmekte olduğunu görünce, içine şüphe girmiş ve kendi kendine:

«– Bu bir düşman olsa gerektir. Şunu yanıma yaklaştırmıyayım, oklayayım; olduğu yerde dikilekalsın!.» demiş.

Key’lere mahsus yayını kurup nişan almış, bir vuruşta o gelen kimseyi yok etmek istemiş...

Dârâ’nın yayını kurduğunu, okunu atmağa hazırlandığını gören çoban:

«– Ey İran’ın, Turan’ın şahı, zamanın fenâ gözü senden uzak olsun, düşman değilim. Bana kıyma, ben şâhımın atlarını besliyorum. Bu iş için şu çayırda bulunuyorum.» diye haykırmış.

Çobanın haykırması üzerine Dârâ müsterih olmuş ve gülerek:

«– Hey düşüncesiz adam, sana bir mübârek melek yardım etti. Yoksa yayı kurmuştum. Öldüğün gün idi.» demiş.

Çoban gülmüş ve şöyle cevap vermiş:

«– İnsan iyiliğini gördüğü insanlara, doğru yolu göstermek mecbûriyetindedir. Haddim olmayarak, nasihat olmak üzere söylüyorum. Bir pâdişâhın dostunu düşmanından ayırt edememesi, o pâdişâh için iyi bir şey değildir. Büyükler öyle yaşamalıdırlar ki, her küçüğün kim olduğunu bilmelidirler. Sen beni sarayda kaç kere görmüş; atlardan, otlaklardan sormuştun. Şimdi huzurunuza muhabbet ve hürmetimi arz için geliyordum. Yine beni düşmandan farkedemediniz. Halbuki ben çoban kulunuz, istenilen bir atı yüz bin atın içinden derhal bulup çıkarırım. Demek ki, çobanlığım akıl ve fikir iledir. Sen de benim gibi ol, sürünü, atını, muhâfaza buyur.»

Dârâ çobandan bu nasihati dinlemiş ve onu taltif etmiş, kendi kendinden de utanmış ve:

«– Bu  nasihati,  insan,  kalbine  yazmalı!..»  demiş.   Bir ülkede pâdişâhın tedbiri çobandan aşağı olursa, o ülkenin mahv ü perişan olmasından korkulur.

PÂDİŞÂHLARA AHÂLİNİN HÂLLERİNE VÂKIF OLMANIN LÜZÛMU

Pâdişâhım, sen adâlet isteyenlerin iniltisini nasıl duyabilirsin ki; karyolanın cibinliği Zuhal Yıldızı’na bitişiktir.

Öyle uyu ki, adâlet isteyen birisi kapına gelecek olursa feryâdını işitesin. Zamanında birisi gelir de, bir zâlimden şikâyet ederse, bilmiş ol ki, o şikâyet, senden sanadır. Çünkü onun zulmü senin zulmün demektir. Köpek yolcunun eteğini paraladığı zaman, eteği paralayan köpek değil, belki öyle köpeği besleyen nâdân kimsedir.

Sâdî, sen söz söylemede cesursun!. Kılıç elinde iken çal!. Adalet iklimini aç, adalet etmeyenleri adalete çağır!..

Sâdî, bildiğini söyle, zira hak söz söylenmelidir. Sen ne rüşvet kabul edersin, ne de dalkavuksun.

Sâdî, bir kimseden bir şey çekmek fikrinde isen, kitabında hikmete, hakikate yer verme; değilse, ne istersen söyle!.

HİKÂYE

Irak’ta cebbar bir pâdişâh, sarayının kemeri altında bir fakirin şöyle dediğini duydu: pâdişâhım, sen de bir kapıya ümit bağlamışsın. O halde kapıda bekliyenlerin muradlarını yerine getir. Gönlünün dertli olmasını istemezsen, dertlilerin gönüllerini ıstıraptan kurtar. Adalet isteyen mazlumların gönüllerinin perişan olması, pâdişâhı memleketten atar, tahtından indirir. Sen öğleye kadar serin sarayında uyu; zavallı garip, Güneş’in altında, sıcakta kavrulsun. Bu olur mu?

Pâdişâhdan   adâlet   istemeğe   cesaret   edemiyen   insanın hakkını yarın kıyamet gününde Cenâb-ı Hak alacaktır!..

ESKİ PÂDİŞÂHLARIN AHÂLİYE ŞEFKATLERİ

Akıl ve irfan sahibi büyüklerden biri, Ömer bin Abdülazîz’e dâir bir hikâye nakletmiştir. Hikâye şudur: Ömer’in parmağında, bir yüzük taşı vardı ki, cevâhirciler ona kıymet takdirinde âciz kalmışlardı. O dünya’yı aydınlatan yıldızı geceleyin görsen, gündüz aydınlığından yapılmış bir inci zannederdin.

Bir sene kuraklık oldu. İnsanların bedir gibi yüzleri hilâle döndü. Ömer insanlarda rahat, kuvvet kalmadığını görünce, kendisinin rahat içinde olmasını, mürüvvete münâfi (aykırı) gördü. Evet, halkın ağzında zehir gören bir insanın boğazından nasıl tatlı su geçer?

Ömer gariplere, yetimlere acıdı. O yüzüğü gümüş para ile sattırdı; parasını fakirlere, muhtaçlara verdiler. O para onları bir hafta idâre etti.

Yüzüğün satıldığını duyanlar, Ömer’e:

«– Böyle bir şey bir daha ele geçmez. Niçin sattırdın?» diye itirazda bulundular.

İşittim ki, Ömer ağlamış ve gözyaşları, balmumu gibi sararmış yanağından aşağı akarken şöyle demiş:

«– Fakr u zarûret ile bir şehrin gönlü yaralı iken, pâdişâhın süs hevesinde olması çirkin bir şeydir. Ben taşsız bir yüzük taksam da olur; fakat halkın gönlünün mağmûm, mahzûn olması münâsip değildir!»

Erlerin, kadınların rahatını kendi rahatına tercih eden kimseye ne mutlu, ne saâdet...

Vicdanlı insanlar, başkalarını kederlendirerek elde edilen zevke rağbet etmezler.

Pâdişâh tahtında rahat uyursa, fakirin rahat uyuyacağını aklım kesmez. Bilâkis, pâdişâh geceleri uyanık kalırsa, halk rahat ile, safâ ile uyurlar.

Cenâb-ı Hakka hamdolsun, bu dediğim güzel âdet, ahlâk, Atabek Ebû Bekir Sa’d’de mevcuddur. Pars ikliminde mehveş civanların boylarından başka halkı derde uğratan bir fitne yoktur.  

HİKÂYE

Dün gece bir mecliste hânendeler beş beytimi terennüm ediyorlardı. Beyitler şunlardır: Hayatımda bir dün gece rahat ettim. Çünkü Ay yüzlü güzelim kucağımda idi. Onu uyku sarhoşu gördüm. Ona:

«– Ey yakışıklı boyu servileri utandıran dilber, ey cihân fitnesi (ey güzelliğiyle cihânı altüst eden) dilber; nerkislerini bir dakikacık olsun tatlı uykundan yıka, gül gibi gül, bülbül gibi öt, lâ’l renkli şarâbı getir!.» dedim.

Ben böyle deyince, o cânân, uyku mahmûru gözlerini süzerek, bana baktı:

«– Sâdî, ne söylüyorsun. Bana hem fitne diyor, hem de uyuma diye tembih ediyorsun. Bilirsin ki, parlak fikirli pâdişâhımızın zamanında artık fitneyi kimse uyanık göremez.» dedi.

HİKÂYE

Eski pâdişâhların menkıbeleri arasında rivâyet edilir ki: Kardeşi Sâd Zengî’nin yerine tahta geçen Tikle’nin zamanında kimse kimseden incinmemiş. Bu pâdişâhın başka meziyeti olmayıp da yalnız bu meziyeti olsa kâfidir.

Bir gün Tikle, evliyâdan bir zâta şöyle demiş: «– Ömrüm boş yere geçti. Bu saltanat, bu taht hep geçip gider. Asıl saltanatı kazanan fakirlerdir. İstiyorum ki, saltanattan vazgeçeyim. Bir tarikate intisap ile bir köşeye çekilip, ibâdet ile meşgûl olayım. Hiç olmazsa şu kalan beş günlük ömrümü boş yere geçirmiyeyim.»

Muhâtabı olan parlak fikirli zat Tikle’den bu sözü işitince kızmış ve şöyle cevap vermiş: Ey şâh, ne diyorsun? Bu fikirden vazgeç. İbâdet halka hizmetten başka bir şey değildir; ibâdet, tesbih, seccade hırka demek değildir. Tahtında otur, pâdişâhlık eyle! Fakat ahlâkın, tevâzuun fakirler gibi olsun! Sadâkatle, sevgi ile hizmet et!. Bâzı şeyhler gibi atıp tutmaya, benliğe kapılma! Tarikatte kadem, yani îfâ-yı vazifeye hakkıyle çalışmak, ibadete hasr-ı vücûd etmek lâzımdır. Dem (lâf ü güzaf) lâzım değildir. Çünkü fiiliyât olmazsa lâfın kıymeti olmaz.

Safâ-yi kalbe mâlik büyükler, kaftanların altına böyle hırka giyerlerdi.

HİKÂYE

İşittim ki, Sultanı Rum, ehl-i ilimden bir iyi zâtın huzurunda ağlamış, ona dert yanarak şöyle demiş:

«– Düşmana karşı kudretim yok. Şu kale ile şu şehirden başka elimde bir şey kalmadı. Çok çalıştım, istedim ki; benden sonra oğlum da bu illere sahip olsun. Vaktiyle hükmettiğim yerlere hükmetsin, ne çare ki, soysuz düşman bende kudret bırakmadı. Kolumun kuvvetini, gücünü bitirdi. Ne tedbir yapayım, ne çare bulayım? Kederden canım eriyip gidiyor.»

Âlim zat sözleri dinledikten sonra kızmış ve:

«– Bu ağlamak, lüzumsuz yere ağlamaktır!..» demiş. Ağlamak lâzım ise senin aklına, gönül bağladığın arzuya ağlamak gerektir. Kardeş, sen kendini düşün! Ömrünün çoğu, hem de en iyi kısmı geçip gitmiştir. Kalan ömrün için kalan mülkün sana elverir. Sen öldükten sonra yerine birisi gelir. Bu gelen kim olursa olsun, akıllı olsun, akılsız olsun, ne olursa olsun, kendisini kendi düşünsün.

Mâdem ki ölüm var, mâdem ki herşeyi bırakıp gitmek var; şu cihâna kılıç çekip cengetmek, cenk ile onu elde etmek ve sonra bırakıp gitmek zahmetine değmez. İran şâhlarından Feridun’a bak, Dahhâk’e bak, Cem’e bak, gör; İran şâhlarından hangisinin tahtına, mültüne zevâl ermemiştir. Bâkî saltanat, ancak Allâh’a mahsustur. Dünya’daki bu beş günlük hayata, ikâmete mağrur olma. Âhiret için ne tedbîrin varsa onu düşün!.»

Bir pâdişâhtan arta kalan altın, gümüş, hazine, mal ondan az sonra telef olur? Fakat hangi bir kimseden cârî bir hayır kalırsa, herkes dâimâ onun ruhuna fatiha okur. Büyük o kimsedir ki, ondan iyi ad kala! Böyle kimseye ölmemiş nazariyle bakılabilir.

Pâdişâhım, kerem ağacı dikip yetiştirmeye bak. Zira ondan meyva almak ümidin olur.

Pâdişâhım, kerem et, lütuf ve ihsanda bulun. Yarın mahşerde divan kurulunca, herkesin derecesi ihsânına göre olur.

Pâdişâhım, her kimin ayağı ibâdet ve taatte ileri ise, Hak dergâhında onun derecesi de ileridir. Nefsine hıyânet eden, ibâdet ve taat’e bulunmıyan kimse mahşer günü mahcup olur; Allâh’tan bir şey dileyemez. Çünkü bir iş görmeden ücret istenilmek âdet değildir.

Gâfil kimseleri kendi hallerine bırak, yarın pişman olurlar. Çünkü tandır kızgın iken ekmeğini pişirmemiştir.

Ekin ekmiş olanlar harman vakti mahsûl kaldırırken, ekmemiş olanlar, ne kadar gevşeklik etmiş olduklarını anlayacaklardır.

HİKÂYE

Şam vilâyetinin içerilik bir yerinde, akıllı bir kimse vardı. Bu zât bir mağara içinde yaşardı. Sabrederek o karanlık yeri yurt edinmiş, kanâat hazinesi içinde yaşıyordu.

O kimsenin adı Hudâdost idi. Görünüşte insan, fakat hal ve harekette melekti.

Büyükler onun kapısına baş koymuşlardı. Çünkü onun başı büyüklerin kapısından içeri girmezdi.

Ârif odur ki, kendi nefsinden hırsı, tamâhı bir tarafa atmayı ister. Bir kimseye nefsi «Haydi bana yiyecek bul!..» diye hükmedecek kadar mütehakkik ise, o nefis onu köy köy, zelilâne dolaştırır.

O akıllı ihtiyarın bulunduğu vilâyette zâlim bir pâdişâh vardı. Bu pâdişâh, en ziyâde zayıflara, âcizlere zulmederdi. Gördüğü zayıfın kolunu bükerdi. Bu zâlim, Cihan’ı yakıcı, merhametsiz, zebûnkeş idi.

O taraf ahâlisi onun yüzünden meyûs ve muztarip yaşıyorlardı. Ahâlinin bir kısmı da onun zulmünden, öyle bir zâlimin hükmü altında bulunmak hâcetinden kurtulmak için, şuraya buraya dağılmışlar; gittikleri yerlere onun kötü adını yaymışlardı. Hicret etmeyip kalanlar ise, birtakım kalpleri yaralı fukara takımı idiler. Ona gece gündüz lânet okurlardı. Zâlim denilen mel’ûn nereye el uzatırsa, orada neşve şetâret namına bir şey kalmazdı.

Bu zâlim, bir gün Hudâdost’a şöyle dedi:

«– Ey mübarek adam; beni gördükçe yüzünü ekşiterek, benden nefret etme! Bilirsin ki; ben seni severim. Bana karşı düşmanlığının sebebi nedir? Şu vilâyetin pâdişâhı olmadığımı farzedeyim. Fakat şerefçe bir fakirden de aşağı değilim. «Beni başkalarına tercih et, bana hürmet eyle!.» demiyorum. Yalnız, başkalariyle nasıl görüşüyorsan benimle de öyle görüşmeni isterim.

Akıllı âbit bu sözleri işitince kızdı ve şöyle cevap verdi:

«– Senin yüzünden halk perişan olmuştur. Ben halkı perişan edenleri sevmem. Sen benim sevdiklerime düşmansın! Binâenaleyh, beni sevdiğine ihtimal vermem. Gelip muhabbetle benim elimi öpeceğine, git benim sevdiklerimi sev! Seni Cenâb-ı Hak da sevmez ve seni düşman tutar. O halde ben seni sevmediğim halde, nasıl sevdim derim.

Hudâdost’un derisini yüzseler, Allâh’ın düşmaniyle dost olmak istemez.»

O taş yürekli insanın uyumasına şaşarım ki, halk ondan muztarip olarak uyumadıkları halde, o, uyur.

FAKİRLERİN RAHATINI GÖZETMEK HAKKINDA HİKÂYE

Ey büyük adam; küçüklere karşı zorbalık yapma! Çünkü, cihân bir kararda kalmaz. Bir zayıfın kolunu bükme; çünkü kudret bulacak olursa, insanı ağlatır. Kimsenin ayağını kaydırma, kimseyi yıkmağa çalışma; çünkü ayağın kayarsa, elinden tutup kaldıran bulunmaz.

Ey büyük adam; düşmanı küçük görme; çünkü şu koca dağlar ufacık taşlardan vücûda gelmiştir, Görmez misin, karıncalar birleşince yırtıcı arslanı zebûn ederler.

Bir kaç telinin, bir sap ibrişim kadar metâneti yoktur. Fakat birkaç tel bir araya gelince, zincirden daha sağlam olur.

Hazine toplamadan ziyâde, dostların gönüllerini topla. İnsanları sıkıntıya sokmaktan ise, hazinenin boş kalması daha iyidir.

Kimsenin işini ayağa bırakma. Olabilir ki, birkaç kere onun ayağına düşersin.

Ey âciz, sen de güçlüğe karşı tahammül göster. Olabilir ki, bir gün, ondan daha kuvvetli olursun. Cebbar olan kimseden intikam almak için bütün himmetini sarf et! Zira himmet kolu, kuvvet elinden daha kuvvetlidir.

Mazlûmun kurumuş dudağına söyleyin, gülsün; çünkü zâlimin dişi, nasıl olsa sökülecektir.

Sabahleyin davul sesiyle uyanan büyük adam, bekçinin gecenin nasıl geçtiğini ne bilir?

Kârvan halkı ancak kendi yüklerini, denklerini düşünürler. Sırtı yağır eşeğe kimsenin içi yanmaz.

Tutayım ki, düşkünlerden değilsin. Bir düşkün görünce niçin durur, yardım etmezsin?

Buna dâir sana başımdan geçen bir hâli anlatmaya mecburum. Çünkü, sırası gelince söz söylememek de kusur sayılır.

KUDRET ZAMANINDA ÂCİZE MERHAMET HAKKINDA HİKÂYELER

Bir yıl Şam’da öyle bir kıtlık oldu ki, âşıklar aşkı unuttular. Gök yere öyle bahîl oldu ki, ekinler, hurma ağaçları dudaklarını ıslatamadılar. Ne kadar eski pınar varsa kaynamaz oldu. Öksüzün gözyaşından başka su kalmadı.

Bir pencereden göğe doğru bir duman yükselecek olsa, bir dul kadının âhı idi. Yoksa Gökyüzünde duman nâmına bir şey yoktu. Bulut görülmez oldu!..

Ağaçların yaprakları kalmamıştı; zavallı ağaçlar çıplak fakirlere dönmüştü. Kolları kuvvetli babayiğitlerde zor, güç bitmişti. Dağlarda yeşillik, bahçelerde balçık görünmez oldu.

Çekirgeler bostanları, insanlar da çekirgeleri yediler.

Hal bu merkezde iken, bir gün, yanıma bir dostum geldi. Bir deri bir kemik kalmıştı. Halbuki paralı, zengin, şan ve şeref sahibi, hem de vücudlu bir insandı.

Hâlini görünce şaştım; ona sordum:

«– Güzel huylu dostum; ne oldun, ne felâkete uğradın? Gördüğüm hâlin sebebini söyle!..» dedim.

Dostum kızdı, bağırdı ve şöyle dedi:

«– Sebebini bilmiyorsan, ne gaflet!. Biliyorsan niçin soruyorsun? Görmüyor musun ki, felâket son dereceyi bulmuştur. Ne gökten yere yağmur iniyor, ne yerden göğe âh edenlerin feryadı çıkıyor!»

Cevap olarak, dedim:

«– Biliyorum, pekâlâ. Fakat kıtlıktan ne korkun var. Zehir, tiryak olmıyan yerde adam öldürür. Senin herşeyin var. Başkaları açlıktan helâk olsa, sana ne? Dünyâ’yı tufan kaplasa, kaza ne?»

Bir âlim olan dostum, âlimin câhile bakması gibi bana mânidâr bir bakışla baktı ve şöyle dedi:

«– Sâhilde olup da dostlarının denizde boğulmakta olduklarını gören bir insanın kalbi, müsterih olmaz. Benim yüzüm yokluktan sararmıştır. Beni fakirlerin kederi sarartmıştır. Akıllı insan ne kendi azâsında, ne de başkasının azâsında yara görmek ister. Allâh’a hamdolsun yaram yok, fakat başkalarında yara görünce, vücûdum tir tir titriyor. Hastanın yanında oturan bir insan sıhhatte de olsa keyifli olabilir mi?

«– Zavallı fakirin bir şey yemediğini görünce, yediğim her lokma zehir, zıkkım oluyor.

Dostları zindanda bulunan bir kimse, gülistanda nasıl eğlenir?..»

HİKÂYE

İşittim ki, bir gece, halkın yanık yüreğinden çıkan bir âh, bir ateş halini alıp Bağdad’ın yarısını yakmış. O sırada birisi:

«– Çok şükür, bu yangın bizim dükkânımıza zarar vermedi!..» demiş.

Cihân görmüş birisi ona şöyle demiş:

«- Ey idrâksiz adam, sen yalnız kendini mi düşünürsün? Koca bir şehir yansın da, senin evin kurtulsun, hoşuna gider mi? İnsanların açlıktan karınlarına taş bağladıklarını gören kimse, eğer taş yürekli değilse, midesini doldurmaz!»

Bir fakirin açlıktan kan yuttuğunu gören bir zengin, ağzına aldığı lokmayı nasıl çiğner? Hastanın sâhibi sağlamdır, sıhhattedir deme!.. Çünkü o da, kederinden, o hasta gibi kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Merhametli yolcular konak yerine vardıkları zaman, yolda kalanlar gelip yetişmeyince, uyumazlar. Diken taşıyan kimsenin eşeği çamura battığı zaman, pâdişâhların gönlü muztarip olur.

Mes’ûd olmak isteyen ârif için (anlayışlı adam için) Sâdî’nin bir sözü kâfidir: Anlayana sivrisinek saz!..»

Dinlersen, sana bir nasihat vereyim: «Diken ekersen gül biçemezsin!..»

ADÂLET İLE SEMERESİ, ZULÜM İLE ÂKIBETİ

Eli altındaki ahâliye zulmeden Acem şahlarından haberin var mı? Ne şevket kaldı, ne o şâhlık kaldı, ne o köylere yapılan zulüm kaldı. Zâlimin yanlış bir iş yaptığını seyret. Zulmeti, zulmü kaldı; fakat kendisi defolup gitti. O zulüm ile cihânda ebedî kalacağını sanıyordu, halbuki iş tersine çıktı kendi gitti, zulmü kaldı.

Âdil insana ne mutlu. Mahşer günü Arş-ı A‘lâ’nın gölgesinde rahat edecektir.

Hangi bir kavme Cenâb-ı Hak lütfedecek olursa onlara, akıllı, fikirli, adâletli, pâdişâh verir. Bilâkis hangi ülkeyi virân etmek isterse, saltanatı bir zâlimin eline bırakır.

Zâlimden iyiler sakınırlar; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın bir gazabıdır.

Ey pâdişâh, büyüklüğü Cenâb-ı Hak’tan bil! Ona şükret! Çünkü, şürketmiyenin nimeti elinden gider. Bu mülke, bu mala şükredersen, zevalsiz mala, zevalsiz mülke erişirsin. Pâdişâh iken zulmedersen, pâdişâhlığın elden gidince, dilencilik edersin.

Bir memlekette zayıf kavim eziyet görüyorsa, oranın pâdişâhına uyku haramdır.

Halkı bir hardal tanesi kadar incitme! Çünkü halk sürü, pâdişâh çobandır. Eğer halk pâdişâhtan zulüm, tecâvüz görüyorsa, o pâdişâh çoban değil, kurttur. Feryâd öyle pâdişâhtan!

Zâlim pâdişâh, halka kötülük düşündüğü için, kötü ölümle ölür.

Ahâliye zulmeden pâdişâh, fenâ bir âkıbete duçar olur, zira yanlış düşünmüş ve kötü hareket etmiştir.

Ahâliye yapılan zulüm geçer gider; fakat pâdişâhın fenâ adı ölmez!.

Arkandan lânet edildiğini istemezsen, iyi ol! Tâ ki; sana kimse kötü demesin!.

BİR ÂDİL, ÖTEKİ ZÂLİM İKİ KARDEŞİN HİKÂYESİ VE SONLARI

İşittim ki; şark tarafında babaları bir, iki kardeş vardı. Bunlar kılıç kullanmasını, ordu idâresini bilir; kabadayı, fil vücudlu, iyi fikirli âlim kimseler idiler.

Babaları baktı ki, bunlar cenkçi yaman yiğitler. Ülkesini ikiye ayırdı. Yarısını birisine, yarısını diğerine verdi. Pâdişâhın böyle yapmaktan maksadı, vefâtından sonra oğullarının, ben pâdişâh olacağım, yok sen değil, ben olacağım diye birbiriyle muhârebe etmemelerini temin etmekti.

Pâdişâh memleketi iki oğluna pay ettikten bir müddet sonra, tatlı canını Rabbine teslim etti. Ecel onun ümid ipini dürdü, eli işten kaldı.

Şehzâdelerden her biri kendi hisselerine kanaat ediyordu. Her birinin hazinesi, askeri hesapsızdı.

Bu şehzâdelerden her biri kendi görüşüne göre bir yol tuttu. Birisi öldükten sonra hayır ile anılmak için adâlet yolunu tuttu. Diğeri de zengin olmak için zâlimâne hareket etti.

Âdil şehzâde lütuf ye ihsanı kendisine âdet edindi; fakirlere, muhtaçlara paralar veriyordu. Misafirhâneler, tekkeler, zâviyeler yaptırdı; askere iyi baktı, fakirler için yemekhaneler açtırdı. Hazine boş, fakat askerlerin keseleri dolu idi.

Evet, bir memlekette yaşamak kolay, hoş olunca herkes oraya koşar.

Ebu Bekir Sa’d’ın zamanında Şîraz’da olduğu gibi, her hâneden zevk ü safâ sesleri yükselirdi.

O Ebû Bekir Sa’d ki, akıllı, güzel huylu bir pâdişâhtır. Ümidinin dalı meyvalı olsun!..

Gelelim hikâyeye: O, ad kazanmak isteyen küçük şehzâde, küçük huylu, iyi işli idi. Halkın gönüllerini ele alıyor, sabah, akşam Cenâb-ı Hakk’a şükrediyordu. Karın gelse o memlekette korkusuz yürür, gezerdi. Çünkü pâdişâh âdil, ahâli ise, toktu. O’nun zamanında kimsenin gönlüne diken değil, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı.

 Saltanattaki kuvvetiyle diğer pâdişâhlara tefevvuk etti. Etrafdaki büyükler, hep O’nun fermanına mutî‘ oldular.

Gelelim diğer şehzâdeye: Bu şehzâde, tahtını, tâcını yükseltmek için ahâli ve köylüden çok vergi aldı. Tüccarların mallarına göz koydu. Âcizeleri binbir belâya uğrattı. Fakat fakirlere değil, asıl kendine düşmanlık etti. Arttıracağım diye ne verdi, ne yedi. Fakat akıllı insan bilir ki, o iyi bir şey yapmıyordu. Cebir ile altınları topluyor, askerlere bir şey vermiyordu. Bunun neticesinde askerler bizar olup dağılıverdiler. İkliminde zulüm yapıldığını duyan tüccarlar alış verişi kestiler. Ekin ekilmez oldu. Ahâli perişanlıkla kıvrandı. İkbâl, saâdet ondan dostluğu kesince zarurî olarak düşman baş kaldırdı, Ülkesine yürüdü, ilini bastı, feleğin darbesi onun kökünü kazıdı. Düşman atlarının tırnakları yurdunun tozunu göğe çıkardı.

Bu hâlde kimden vefâ umulabilir ki, kendisi hiçbir ahdine vefâ etmemişti. Kimden vergi, para isteyebilirdi ki, ahâli kaçmıştı.

O kara gönüllü herif kimden iyilik umar ki, bedduâ onun peşini bırakmıyordu. Ezelde şakî olarak yaradıldığı için, iyilerin dediklerini tutmamıştı.

İyiler toplandılar, onun ilini, yurdunu, saltanatını zapteden düşmana:

«– Sen bahtiyar ol! Zira, o bedbaht, zâlim olduğu için sonu gelmedi. Düşünüşü gevşek, sezişi yanlıştı. Adâletle olacak şeyi zulümde aradı!..» dediler.

Mezkûr iki kardeşin birisinden iyi ad, ötekinden kötü ad kaldı. Kötülerin sonları hiç bir zaman iyi olmaz!..

HİKÂYE

Birisi,   bir   dalın   üzerine   binmiş,   kökünü   kesiyordu.

Bahçıvan gördü, şöyle dedi: Bu herif bana değil, kendisine kötülük ediyor. Dinlersen her nasihat yerindedir.

Nasihat ziyan vermez. Dinlersen, sana bir nasihat vereyim: Gücüne dayanıp, kuvvetine güvenip zayıfları yıkma! Yarın kıyamet gününde bir arpa değmiyen bir fakir, koca bir pâdişâhı çeker, ulu mahkemeye götürür. O gün büyük kalmak istiyorsan, burada küçükleri kendine düşman yapma. Çünkü bu saltanat geçince, o dilenci dediğin insan kahır ile eteğine yapışır, Zayıflara zulümden el çek, seni yıkacak olursa utanırsın. Küçüklerin elleriyle yıkılmak, hür ve asîl insanlar nazarında insanı utandırır. Doğruların arkasından eğri gitme. Doğru söz istersen Sâdi’den dinle!

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
Mavi Açılır Kutu Gör
Hava Gemisi
Hava Gemisi
Simge

Kayıt Tarihi: 13-Haziran-2009
Şehir: Türk T. ARENA
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4357
Takim:

Bur:
Kova Burcu
  Alıntı Mavi Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 03-Kasım-2011 Saat 00:34

HALLERİNE RAZI OLAN FAKİRLERİN GÖNÜL HOŞLUĞU

Saltanattan daha yüksek bir mansıp olamaz deme!.. O rütbe, huzurlu fakirin derecesinden daha üstün değildir. Yükü hafif insanlar rahat yürürler. Doğru söz budur. Arifler bu sözü kabul ederler. Eli boş kimse yalnız ekmek kaygusu çeker. Pâdişâh ise, sırtında koca bir iklimin kaygusunu taşır. Fakir, akşam ekmeğini elde edince, Şam pâdişâhı gibi huzur ile uyur.

Kaygu, sevinç her ikisi de geçer. İnsan ölünce ikisi de savuşur gider. Madem ki ölüm var, ha birisinin başında taç olmuş, ha birisinin boynunda vergi yükü bulunmuş.

Birisi Zühâl’e kadar yükselse, birisi de zarûretten zindana girse, ölüm kapısından içeri girince müsâvi olurlar. Ecel her ikisinin üzerine saldırınca, birbirinden tanınmaz olurlar.

Pâdişâhlık baş belasıdır. Dilencinin adına bakma, asıl pâdişâh odur.

ÇÜRÜMÜŞ BİR KAFA İLE BİR ÂBİDİN HİKÂYESİ

İşittim ki, bir kere Dicle kenarında bir çürümüş kafa bir âbide şöyle demiş:

Ben, buyruğu kendinden ileri gidenlerden biri idim. Başımda büyüklük tâcı vardı. Felek bana yardım etmiş, nusret arkadaşım olmuştu.

Devlet bazusiyle Irak iklimini zaptettim, az geldi. Kirman vilâyetine de göz diktim. Fakat, Kirman’ı almadan kirmân (kurtlar) başımı yediler. Hey âkil kişi, kulağından gaflet pamuğunu çıkar ki, benim gibi ölmüş, çürümüş bir kafanın nasihati kulağına girsin!.»

İYİ İŞ İLE KÖTÜ İŞ VE BUNLARIN NETİCELERİ

İyi işli kimseye kötülük uğramaz. Kötülük edenin yoluna iyilik gelmez, kötülük kaynatanın başı, kötülük yolunda gider. Akrep gibi ki, deliğinde az bulunur, deliğine dönmesi az olur. Eğer sende kimseye fayda vermek hissi yoksa, ha sen ha mermer taş, ikiniz birsiniz.

A benim güzel huylu dostum; faydasız kimseyi taşa benzetmekle hatâ ettin. Çünkü taşın da, demirin de, tuncun da faydası vardır. Böyle kimsenin gebermesi iyidir, gebersin. Zira taşın bile bir meziyeti, bir değeri vardır. Her insan hayvandan iyi ve şerefli değildir. Zira vahşî hayvanlar, kötü bir insana müreccahtır. Fakat kötü insan, hayvandan aşağıdır.

Bir insan yemeden, uyumadan başka bir şey bilmiyorsa, böyle insan hayvandan nasıl efdal olabilir.

Yol bilen yaya, yol bilmiyen, kılavuzu olmıyan atlıdan evvel menzile varır. İyilik tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.

Ben ömrümde işitmedim ki; kötü bir adamın önüne iyilik gelmiş olsun.

ZÂLİM BİR KÂHYANIN HİKÂYESİ

Bir kâhya vardı. Öyle yedi belâ idi ki, onun korkusundan erkek arslan, dişi arslan gibi olurdu.

Derken, bu herif kuyuya düştü. İnsanlar hakkında kötülük düşünen dâima kötülük görür. Bu kâhya da oraya düşünce; aciz ve ıstırap içinde kaldı. Kuyu içinde gece sabaha kadar uyumuyor, can kurtaran yok mu diye haykırıyor, inim inim inliyordu.

Kuyunun yanından geçmekte olan birisi onun başına bir taş attı, kafasını yardı ve hem de şöyle dedi:

«– Nasılsın? Şimdiye kadar sen bir kimsenin imdâdına koştun mu ki, şimdi imdatçı arıyorsun. Dâimâ insaniyetsizlik tohumunu ektin; işte şimdi de meyvasını topluyorsun. Senin yaralı canına kim merhem koyacak? Sen dertli gönülleri hiç düşünüyor muydun? Sen dâimâ bizim yolumuzda kuyu kazıyordun. Şimdi, kazdığın kuyuya kendin düştün!»

İnsanlar için kuyuyu iki maksadla kazdırırlar: İyi huylu insan, susamışlara su temin etmek için; kötü adam da, halkı o kuyuya yuvarlamak için.

Kötülük ediyorsan, iyilik umma! Ilgın ağacı yemiş vermez! Sonbaharda arpa eken, hasat vaktinde buğday alamaz! Zakkum ağacını can ile beslesen ondan meyva yiyeceğini ümit etme! Ağu ağacı hurma vermez. Bu ağacı ektin mi, onun meyvasını bekle!

DOĞRU SÖZLÜ BİRİSİ İLE HACCÂC-I ZÂLİM’İN HİKÂYESİ

Naklederler ki, bir ihtiyar adam, Haccacı Zâlim’e hürmet etmedi, ona karşı mücâdele yolunu tuttu. O ne dediyse sözünü delil ile çürüttü. Haccâc kızdı, cellâdına emretti:

«– Çabuk, şunun boynunu vur, kanını dök!» dedi. Çünkü âdettir. Zâlim kimse söz ile başa çıkamazsa, hemen suratını asar, cenge başlar.

Adam evvelâ güldü, sonra ağladı.

Haccâc, adamın hâline şaştı:

«– Neye güldün, niçin ağladın?» dedi.

Adam şöyle cevap verdi:

«– Güldüm, çünkü toprağa zâlim olarak değil mazlûm olarak gireceğim. Ağladım, çünkü dört tane küçük çocuğum var!»

Birisi Haccâc’a şöyle dedi:

«– Yâ emîr, şu ihtiyardan ne istiyorsun? Vazgeç! Bakınız, birkaç can ona dayanıyor, onun sâyesinde geçiniyorlar. Şimdi bu kadar insanı öldürmek münâsip değildir. Büyüklük yap, bağışla, kerem göster! Kendisine acımazsan yavrucaklarına acı! Sen kendi ailene düşmanlık ediyorsun! Çünkü bir aileye böyle bir cezâyı revâ görüyorsun. Bu kadar gönüle dağ basarak yara açarsan, yarın kıyamet gününde ceza görürsün!»

Haccâc nasihat dinlemedi, adamcağızın kanını döktü. Cenâb-ı Hakk’ın fermanından kim kaçabilir?

Bir büyük zat bu acıklı hâdiseden müteessir olup o geceyi ıstırap içinde geçirdi o gece, maktûlü rüyâda gördü:

«– Nasılsın, nasıl can verdin?» dedi. Maktûl şöyle dedi:

«– Cellâdın icraatı bir dakika içinde bitti. Fakat Haccâc kıyâmete kadar cezâsını çekecektir.»

Mazlûm uyumaz. Onun âhından kork! Sabah vakti yana yana ettiği bedduâdan çekin! Temiz kalpli mazlûmun geceleyin ciğeri yanarak “Yârabbi!..” demesinden sakın! Şeytan kötülük etti, iyilik görmedi. Kötü tohumdan iyi meyva gelmez. Biriyle mücâdele ederken onu ş*******mevkie düşürecek sözler söyleme. Onun kötülükleri hakkında ifşaâtta bulunma. Çünkü, senin de ne gizli fenâlıkların vardır.

Yumruklaşmada çocuklar ile başa çıkacak kudrette değilsen, arslan yürekli erlerin yanında nâra atıp meydan okuma!..

HİKÂYE

Birisi oğluna şöyle nasihat verdi:

«– Çocuğum; aziz, ve muhterem olmak istersen, akıllı insanların nasihatlerini tut; küçüklere cefâ etme! Bir gün senden daha büyüğü gelir ve başına belâ olur? Hey aklı eksik! Bir gün karşına bir kaplan çıkıp seni parça parça edeceğinden korkmaz mısın?»

HİKÂYE

Çocukluğumda yumruğum kuvvetliydi. Uşakları, kendimden küçükleri incitirdim. Bir gün benden kuvvetli birisinin yumruğunu yedim; bir daha zayıflara eziyet etmedim.

DÜŞKÜNLERİ OKŞAMAK HAKKINDA

Sakın gafletle uyuma ki, millet reisinin gözüne uyku haramdır. Dâimâ halkı düşün, onlarla meşgûl ol. Zamanın sana gâlip geleceğinden kork!

 

Garazdan hâlî olan nasihat, derdi gidermede ilâç gibidir.

HİKÂYE

Naklederler ki, Acem şahlarından biri iplik çıbanı çıkarmış ve bu yüzden iğ gibi incelmişti. O kadar zayıf düşmüş ki, emri altındaki vücudlu insanlara haset ederdi. Satranç arasında şâh her ne kadar adlı, şanlı ise de, zayıflayınca paytaktan aşağı olur.

Pâdişâhın nedimlerinden birisi, pâdişâhın önünde yer öptü:

«– Pâdişâhımın saltanatın dâim olsun!» duâsından sonra, şöyle arzetti: «Bu şehirde mübarek nefesli birisi var. Âbidlikte eşi yoktur. Her kim mühim bir iş için yanına giderse, onun nefesi sâyesinde maksadı hâsıl olur. Bu âbid ömründe uğursuz bir iş yapmamıştır. Gönlü nurlu, ağzı kuvvetli, duâsı makbuldür. Ferman buyur, gelsin, duâ etsin. Belki Allâh merhamet eder de, bu hastalıktan kurtulursunuz!»

Padişah emretti; hademenin büyüklerinden birkaç kişi gittiler; o ayağı uğurlu ihtiyarı davet ettiler.

İhtiyar âbid geldi. Fakirâne bir libâs giyinmişti. Elbisesi değersiz, fakat içindeki insan pek değerliydi.

Âbidin geldiğini şâha arzettiler.

Pâdişâh ihtiyara şöyle dedi:

«– Ey akıllı zat, bana duâ buyur. Çünkü iğne gibi iplik illetine müptelâyım!»

İki büklüm olmuş ihtiyar, pâdişâhın sözünü işitince, kızdı ve biraz dikçe bir sesle:

«– Cenâb-ı Hak adâlet edenlere merhamet eder!.» dedi, sen de merhamet et ki, Allanın merhametine nâil olasın. Benim duam sana nasıl fayda eder ki, mazlûm esirler zindanda zincirler içindedir. Sen halka acımazsan, devlet ve saltanat huzûrunu bulamazsın. Evvelce yapmış olduğun hatâlardan tevbe etmeli, sonra iyilerden duâ istemelesin. Mazlumların bedduâsı arkadan ayrılmazken, iyilerin duâsı sana nasıl müessir olur?»

Acem şâhı bu sözleri işitince utandı, kızdı, müteessir oldu ve nihayet kendi kendine:

«– Kızmamalıyım; ihtiyar doğru söyledi!..» dedi. Emretti; ne kadar mahpus varsa salıverdiler.

Bundan sonra ihtiyar iki rekât namaz kıldı. Elini kaldırdı, duâ etti:

«– Ey gökleri yücelten Rabbım!.. Ona gücenmiş, onu derde salmıştın. Şimdi onunla barış, onu kurtar!» dedi.

İhtiyar duâyı bitirmeden, daha eli duâda iken, düşkün hasta iyi oldu, ayağa kalktı. Ayağında artık ip görünmiyen tavus gibi sevincinden âdeta uçacaktı. Emretti, hazinesinde ne kadar cevâhir varsa ihtiyarın ayağına, ne kadar altın varsa başına saçtılar.

İhtiyar o cevâhirden eteğini çekti, birisini almadı ve pâdişâha şöyle dedi:

«– Bâtıl uğruna hakkı gizlemek yaraşmaz. Ben vazifemi yaptım. Bir daha iplik çıbanı çıkarmamak istersen, zulüm ipinin ucuna yapışma. Bir kere nasılsa düştün, bir daha ayağın kaymasın, düşmemeye çalış!

Ey kitabımı okuyanlar! Sâdi’den şu doğru sözü dinleyin: Düşen kimse çoğu vakit kalkamaz!..

BAKÂSI OLMAYAN SALTANAT VE DEVLET HAKKINDA

Ey oğul!.. Dünya ebedî kalır bir mülk değildir. Dünyâ’dan vefakârlık umulmaz!.

 

Seher vakti, akşam vakti Süleyman’ın tahtı yel üzerinde gezmez miydi? Son ne oldu? Saltanatını yel götürmedi mi?

Şu halde ilim ile, adâlet ile geçen pâdişâhlar bahtiyardırlar. Halkın rahatı için kim çalışırsa, devlet topunu o çelmiş olur.

Pâdişâhların toplayıp bıraktıkları değil, beraber götürdükleri (hayır için sarfettikleri) işe yarar.

İnsanların ıstırapları mukâbilinde mes’ud olan insanlar, şu yaşadıkları üç beş gün içinde ne safâ sürebilirlerse onunla kalırlar.

İŞİN ZEVALİ, MÜLKÜN İNTİKALİ HAKKINDA HİKÂYE

İşittim ki, Mısır’da büyük bir beyin ömrünün gününe ecel asker sürmüş. O parlak yanağındaki güzellik gitmiş, gün sonunda sararan güneşe dönmüş.

Mısırın ukalâsı acele îlaç olmadığını bildirdikleri için «Eyvah! Beyimiz ölecektir.» diye üzülüp duruyorlarmış.

Her taht, saltanat, zevâle varır. Zeval görmiyen bir saltanat varsa, Allâh’ın saltanatıdır.

İşittim ki, ömrü gününün geceye yaklaştığını gören bey, kesik, kesik, titrek bir sesle şöyle demiş:

«– Mısır’da benim gibi aziz birisi yoktu. Fakat netice bu olunca, anladım ki, ortada bir şey yokmuş.

Cihân’ı yığdım, meyvasını yiyemedim. Şimdi hepsini bıraktım; âciz fakirler gibi gidiyorum!»

Aklı başında olan insan dünya’yı kendisi için toplar. Hem yer, hem bağışlar.

Bir işe çalış ki, öldükten sonra seninle beraber kala! Çünkü senden geriye kalan senin değildir. Sen yalnız onun hasretini ve ziyân korkusunu çekersin. Zengin adam, hayatını eriten döşekte (ölüm yatağında) bir elini uzatır, birini çeker. O zaman söylemeye kudreti olmadığından fikrini sana eliyle anlatmak ister. Yâni:

«– Bir elini lütuf ve ihsan ile uzat; öteki elini de zulümden, hırstan, tamahtan çek!..» demek ister.

Arkadaş! Şimdi elinden gelirken iyilik yap! Yoksa yarın kefeni yırtıp elini çıkaramazsın.

Ay, Ülker, Güneş, nice zaman parlayacak; sen ise lâhid yastığından başını kaldıramıyacaksın.

KIZILARSLAN’IN BİR ÂLİM İLE HİKÂYESİ

Kızılarslan, sarp bir kaleyi zaptetti. Öyle kale ki, Elvent dağı ile boy ölçüşürdü; kimseden korkusu, bir şeye ihtiyacı yoktu. Yoluna gelince, gelin hanımların zülfü gibi, büklüm büklüm idi.

Bu kale, nâdir bulunur bir bahçenin üzerinde idi. Sanki lâcivert bir tabak içinde bir yumurta idi.

İşittim ki, huzûru mübârek bir zat, uzak yoldan, şâhın yanına gelmiş. Bu zât herşeyin hakikatini biliyor; dünyâyı gezmiş, dolaşmış, hünerli, gayet fasih, iş bilir, hakîm güzel konuşur, çok bilen birisi imiş.

Kızılarslan ona sormuş:

«– Çok yerler gezmişsinizdir. Böyle muhkem bir kaleyi nerede gördünüz?»

O zat gülmüş:

«– Hoş kaledir!..» demiş, fakat bence muhkem değildir. Senden evvel bir takım kudretli pâdişâhların ellerine geçmedi mi? Onlar burada bir zaman oturup sonra bırakarak gitmemişler mi? Senden sonra da diğer pâdişâhların ellerine geçmiyecek mi? Senin ümidinin ağacından onlar da yemiş yemeyecekler mi?..

Pederinin zamanını, saltanatını yâd eyle de, gönlünü teselli et! Felek pederini bir köşeye öyle oturttu ki, bir pula hükmü geçmez oldu. Herşeyden, herkesten ümidini kesince, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuna bağlandı.»

İyi düşünen insanın yanında dünyâ çörçöp gibi değersizdir. Çünkü her zaman başka kimseye mekân olmuştur.»

HİKÂYE

Acem ilinde bir meczup, Kisra’ya şöyle demiş:

«– Ey Cem mülkünün vârisi! Eğer saltanat, taht Cem’e kalsaydı, sana nasıl nasip olurdu?

Kârûn’un bütün hazinelerini ele geçirsen, ancak bağışladığın kısmını götürmüş olursun! Kalanı burada kalır!..»

Ne zaman ki, Alparslan canını, onu vermiş olan Allâh’a teslim etti, şâhlık tâcını oğlunun başına giydirdiler; O’nu da tahtından alıp toprağa gömdüler.

Evet, Dünya felâket oklarına nişangâh olduğu için, oturup duracak yer değildir. Buraya gelen kalmaz, gider.

Alparslan’ın oğlu tahta çıktıktan sonra, bir gün, ata binmiş gidiyordu. Bir akıllı divâne onu gördü, şöyle dedi:

«– Baş aşağı olası, yıkılası. Bu dünya saltanatı ne tuhaf şeydir. Babası gibi, oğlu da ayağı özengide! (gitmek üzere).

Dünya böyledir, çabuk geçer. Zaman vefasız, sebatsızdır. İhtiyar birisi gününü bitirince bir talihli beşikten başını kaldırır.

Cihan’a gönül verme ki, sana yabancıdır. Çalgıcıya benzer. Her gece başka bir evde geceler.

Her gece başka birinin koynunda yatan kadın dilber de olsa aşka, gönül vermeye lâyık değildir.

Bu yıl, köy senin iken iyilik yap; çünkü gelecek yıl köy başkasının olacaktır.

Bir hâkim, Keykubad’a:

«– Saltanatına zeval ermesin!» diye duâ etti.

Büyük bir zat bu duâya kusur buldu:

«– Hâkim olan zâtın böyle söylemesine şaşarım. Dediği şey muhaldir. Hâkime yaraşmaz bir sözdür, Feridun gibi, Dahlâk gibi Cem gibi Acem şahlarından hangisinin saltanatına zeval ermemiştir? Kimse burada ebedî kalmıyor. Kalmayınca bunu istemek mânâsızdır!.» dedi.

Duâyı etmiş olan hâkim cevap olarak şöyle dedi:

«– Hâkim olanlar akla, fikre, mantığa uymaz söz söylemezler. Ben o duâyı ettimse, onun için ebedî ömür istemedim, hayra muvaffak olmasını temenni ettim. Eğer pâdişâhımız âbid, sâlih yaşar; doğru yolu bilir, hak sözü işitirse, bu dünya mülkünden yüz çevirince, otağını öbür mülkte kurar. Şu hâlde pâdişâhımın saltanatı zevale uğramamış, belki bu âlemden öbür âleme intikal etmiş olur.»

Bir pâdişâh âbid ise ölümle onun bir şeyi eksilmez. O öbür dünyada da pâdişâhtır.

Hazinesi, fermanı, ordusu, şevketi, şânı olan, her istediğini elde eden, güzel yaşayan bir pâdişâh, eğer iyi huylu ise, o her zaman mes’ud ve bahtiyardır. Eğer fakirlere karşı zâlimâne hareket ederse süreceği safâ ancak bu yaşadığı üç beş güne münhasır kalır. Fir’avun kötülüğü bırakmadığı için, saltanatı ancak mezarının başına kadar sürebildi!.

GOR PÂDİŞÂHININ HİKÂYESİ

İşittim ki, Gor pâdişâhlarından birisi, zor ile, köylünün eşeklerini angaryeye tutturdu. Zavallı eşekler yem verilmediğinden ağır yükler altında bir iki gün içinde telef olurlardı.

 Kendisini beğenen bir alçağın evinin damı, başkalarının damından yüksek ise aşağı damlara işer, süprüntü atar.

İşittim ki, o zâlim pâdişâh bir kere av için şehirden dışarı çıkmış; bir av görmüş, atını dörtnala sürmüş; bu süratle akşam olmuş; yanındaki insanlardan uzak düşerek, yalnız kalmış. Yol iz bilmediği için şaşırmış. Nihayet bir köy görerek, oraya inmiş.

Köyde insan tanır, adam sarrafı eski hocalardan bir ihtiyar varmış. Çocuğuna şöyle diyormuş:

«– Oğlum, yarın şehre gideceksin, ama, sakın eşeği beraber götürme. Piyade git! Çünkü taht üzerinde değil, tabut üzerinde görmek istediğim şu uğursuz, bedbaht pâdişâh; şeytana kul olmuş, beline kul kemerini bağlamış; zulmünün elinden halkın feryâdı göklere yetişmiştir. O günahkâr, pis, murdar herif gebermedikçe, cenazesinin arkasından lanetler savrularak cehenneme gitmedikçe, şu koca iklimde onun yüzünden kimsenin gözü rahat, huzur, ferah görmiyecektir. Senin de eşeğini zapteteceğini muhakkaktır!.»

Çocuk şöyle dedi:

«– Muhterem babacığım! Yol uzak, hem çetin; yayan gidemeyeceğim. Fakat eşeği vermek de istemem. Aklın, fikrin fazla, reyin parlaktır. Bir çare bul. Hem eşeği götüreyim, hem de almasınlar.»

Baba biraz düşündükten sonra, şöyle dedi:

«– Buldum, oğlum, buldum: Eline bir taş al; hayvanın başına, koluna, sırtına birkaç kere vur. Başı kolu kanasın; sırtı yaralı olsun. Böyle yapacak olursan pâdişâh böyle eşeği beğenmez. Ben bu çareyi Hızır -aleyhisselâm-’dan öğrendim. Sana vak’asını anlatayım: Vaktiyle bir zâlim pâdişâh vardı. Denizde gördüğü gemileri gasbederdi. Hızır -aleyhisselâm-, Mûsâ -aleyhisselâm- ile arkadaş olarak, bir gemiye bindiler. Gemici bunları sevdi. Bunlardan gemi ücreti almadı. Biraz açılınca Hızır -aleyhisselâm- bir balta buldu. Geminin orasını burasını balta ile kırdı; gemiyi çirkin bir hâle getirdi. Sonra, zâlimler o gemiyi evirip çevirdiler, fakat beğenmediler, bıraktılar. Gemi yoluna devam etti. İşte Hızır, zâhirde fenâlık gibi görünen o işi, geminin selâmeti için yapmıştır.»

Çocuk, babasının emrine itaat etti. Bir taş aldı. Zavallı eşeği iyice dövdü. Eşeğin kolu, kanadı, ayağı topallandı. (Bu, birinci vak’adır).

Çocuğun babası eşeği bu halde görünce «Oğlum, işte maksad hâsıl oldu. Şimdi istediğin yoldan gidebilirsin.» dedi.

Bunun üzerine çocuk, topal eşekle kârvana katıldı. Fakat eşeğe acıyor, pâdişâha ağzına gelen küfürleri savuruyordu.

Oğlan yola çıktı; babası köyde kaldı. Adamcağız yüzünü göğe tuttu:

«– İlâhi, doğruların seccadesi için olsun, bana şu zâlimin kahra uğradığını görecek kadar zaman ver. Eğer, ben onun helâk olduğunu görmezsem, mezarımda toprak üzerinde gözüme uyku girmez» diye yalvardı ve:

«– Gebe kadın, şeytan kadar habir bir insan doğuracağına, bir yılan doğursa daha hayırlıdır!..» dedi.

Zulmeden erden, kadın çok daha hayırlıdır, İnsan inciten kimseden köpek daha hayırlıdır.

Kadın yapılı, kadın kılıklı ahlâksız çocuk, ahlâksızlık ederse kendinedir. O bile kötülük eden insandan daha hayırlıdır.

Bir mal düşmanının elinde sağlam bulunacağına, senin elinde kırık olarak bulunsun, daha iyidir.

O sırada pâdişâh, güçlü, kuvvetli, koşan, yol açan, yol çeken bir eşek gördü. Derken birisi geldi, eline bir taş aldı, eşeğe öyle vurdu ki, biçare eşeğin kemiğini kırdı (Bu ikinci vak’adır).

Padişah bu hali görünce, kızdı. Şöyle dedi:

 «– Hey, delikanlı! Bu hayvancağızın ağzı dili yok, neye ona böyle zulmediyorsun? Eğer kuvvetli isen, kendini göstermek için âcizlerin üzerinde kuvvetini deneme.»

Padişahın sözü levent gencin hoşuna gitmedi, kızdı, pâdişâha karşı bağırdı: «Sana ne!.. Dövdümse, eşeğimi dövdüm, senin atına bir şey yaptığım yok. Yürü, eşeğime karışma. Ben bu işi nâhak yere yapmıyorum. Sen işin aslını bilmiyorsun. Ne lâzım, haydi işine git. Nice insanlar var ki, sence mâzur değildir. Fakat hakikati görecek olsan, yapılan işin maslahata muvâfık olduğunu öğrenir, ona hak verirsin.»

Delikanlının cevabı, pâdişâhın canını sıktı: «Şöyle bakalım: İşin neden doğru imiş, anlat. Aptal olduğun mâlûm. Zira sarhoşsun desem, değilsin. O halde divânesin!»

Delikanlı söze başladı, şöyle dedi: «Hey câhil, sus. Sen, Hızır -aleyhisselâm- hikâyesini işitmemiş misin? Ona kimse ne divâne, ne de sarhoş diyor. Niçin birtakım biçarelerin içinde bulundukları bir gemiyi kırdı?

Pâdişâh şöyle bir cevap verdi:

«– Hey zâlim insan. Bilir misin Hızır o işi niçin yaptı? Bak sana anlatayım: O denizlere hâkim, zâlim, bir pâdişâh vardı. Onun korkusundan gönüller keder deryası olmuştu, insanlar onun elinden feryâd-ü figân ediyorlardı. Cihan onun elinden deniz gibi coşup köpürmekte idi. Binâenaleyh Hızır -aleyhisselâm- o yaptığı işi, zâlim pâdişâh gemiyi olmasın diye, maslahat icabı olarak yaptı. Çünkü bir mal, bir meta, sağlam olarak düşman elinde bulunacağına, çatlak, kusurlu olsun da, sahibinin elinde bulunsun.»

Açık fikirli köylü güldü ve şöyle cevap verdi: «O halde hey hey; ben haklıyım. Ben, boş yere eşeğin ayağını kırmıyorum, Belki bu işi, zâlim pâdişâhımızın şerrinden korkarak yapıyorum. Eşeğim obada kalsın, benim olsun. Aksak olsun, topal olsun, topallaya topallaya iş görsün. Tek pâdişâhın eline geçip de, angarya yük çekmesin.»

Tuh böyle devlete, tuh böyle saltanata ki kıyamete kadar lâneti mucip olmaktadır. Gebe kadın yılan doğursun, böyle şeytan sıfatlı insan doğurmasın!

Zâlim şunu bilmelidir ki, yaptığı zulmü biçâre fakire değil, kendi nefsine yapmıştır. Çünkü yarın o iyiliğin, kötülüğün hesabı görülecek günde, fakir o zâlimin yakasına, sakalına yapışacaktır. Mazlum, bütün günahlarını o zâlimin boynuna yükletecek, zâlim ise utandığından başını kaldırmayacaktır.

Tutayım ki, bugün onun yükünü çekiyor. Yarın o zâlim, eşeklerin yüklerini nasıl çekecektir?

Hakikaten bedbaht kimdir, diye soracak olsan, derim ki, rahatını başkasının zahmetinde, meşakkatinde arayan kimsedir.

Sevincini halkın ıstırabında arayan zâlim, ancak şu beş günlük dünya’da sürdüğü safa ile kalır.

Zulmü yüzünden insanların ıstırap içinde uykuya daldıkları ölü gönüllü (duygusuz) zâlim, bir kere uykuya dalarsa, bir daha uyanmasın; bu daha hayırlıdır.

Pâdişâh gerek birinci vak’adaki ihtiyarın, gerek bu ikinci vak’adaki delikanlının sözlerini dinledi, bir şey söylemedi. Atını bağladı. Başını eğer keçesinin üzerine koydu. Uyumak istedi, fakat bir türlü uyuyamadı. Bütün gece yıldızları saydı. Merak, endişe uykusunu kaçırmıştı.

Seher kuşu ötmeye başlayınca, gecenin perişanlığını unuttu.

Bir taraftan süvariler bütün gece at koşturdular, iz sürdüler. Nihayet pâdişâhın izini buldular. Geldiler, pâdişâhı o meydanda at üzerinde gördüler. Atlarından indiler, yayan olarak koştular huzura geldiler, yerlere eğildiler. Askerin dalgalanmasından yer deniz gibi oldu.

Büyükler   oturdular,   sofralar   kuruldu,   yediler,   içtiler, eğlenceli bir âlem geçirdiler. İçlerinde birisi vardı ki, pâdişâhın eski dostlarındandı ve gece arkadaşı, gündüz nedimi idi:

«– Pâdişâhım, dün gece ahâli (köylü) zat-i şâhânelerine ne yemek çıkardılar? Çok merak ettik. Bütün geceyi endişe içinde geçirdik!..»dedi.

Pâdişâh, başına gelen türlü serzenişleri bedduâları açıktan söyleyemedi. Başını o nedimin kulağına doğru götürdü, yavaşçacık kulağına şöyle dedi:

«– Dün gece kimse önüme bir tavuk ayağı getirmedi, fakat eşek ayağı endâzeyi geçti.» (Eşek ayağına çok cefâlar yapıldı.)

Pâdişâh içmeye başladı, sarhoş oldu. Dün geceki köylü aklına geldi. Emretti, köylüyü aradılar, buldular. Elini, kolunu bağlayıp getirdiler, tahtının dibine attılar.

Kara gönüllü pâdişâh keskin kılıcını çekti. Zavallı köylü, kaçmak imkânını bulamadı, anladı ki, hayatının son dakikasıdır, hayattan ümidini kesti; aklına geleni söylemeye başladı.

Hayattan meyûs olanlar güzel sözler söylerler. Görmez misin ki, kalemin ucu kalemtıraş ile kesilince, kalemin dili daha çevik olur.

Köylü baktı ki, hasmından kaçmak mümkün değil:

«– Kabirde yatılacak gece, köyde yatılamaz» dedi.

Ümitsiz, başını kaldırdı. Tirkeşini boşaltmaya başladı:

«– Pâdişâhım, sana bedbaht, kötü diyen, senin zulmünün elinden feryad eden yalnız ben değilim. Binlerce insan hep benim gibi diyorlar.  Şimdi beni öldürürsen bir tek insanı öldürmüş olursun. Senin zamanın merhametsizlikle dolmuş, zulmün cihân’ı tutmuştur, niçin bana kızıyorsun? Ben senin huzurunda söyledim, başkaları arkandan söylüyorlar. Sana yalnız benim sözüm mü ağır geldi? Elinden gelirse bütün insanları öldür. Seni zemmetmem ağrına gittiyse insaf et de, zemme sebep olan şeylerin kökünü kazı. Madem ki zulmediyorsun, adının ilerde iyilikle anılacağını umma! Sözüm gücüne gidiyorsa, böyle sözleri icâb ettirecek işler yapma. Senin için bir çare var: Zulümden çekil. Yoksa, bîçâre insanı öldürmek, çâre sayılmaz. Hayatımdan beş gün kalmış. Bunun da ancak bir iki günü belki rahat geçecek. Farzet, şimdi beni öldürürsün, büyük bir şey kaybetmiş olmam. Fakat sen kaybedersin. Çünkü kanıma girmiş olursun. Zamanı kötülükle geçen zâlim de kalmaz, bir gün ölür gider; fakat üzerindeki lânet ebedî olarak kalır. Mazlumlar senin zulmünden uyumuyorlar. Bilmem ki; senin gözün nasıl uyuyor? Dinlersen, sana iyi bir nasihat vereyim; dinlemezsen muhakkak pişman olursun. Bilmiş ol ki, bir pâdişâh ne zaman mâkul olur; huzuruna çıktığı halk takımı onu divanhânesinde överlerse, o zaman mâkul olur. Çıkrık çeviren anneler, nineler bir pâdişâha lânet okurken, resmî meclistekilerin, pâdişâhı övmelerinde fayda yoktur.»

Köylü, başı üzerinde kılıç olduğu halde, canını kader okuna nişan ederek, yukarıdaki sözleri söyledi, bitirdi.

Bu sözler üzerine pâdişâh gaflet sarhoşluğundan ayıldı; mübârek melek onun kulağına yavaşçacık seslendi:

«– Bu ihtiyardan elini çek. Hoş, öldürsen ne olur? Binlerce kişiden bir tanesini öldürmüş olursun!..» dedi.

Padişah bir zaman başını göğsüne doğru eğdi. Sonra, elini salladı:

«– Affettim!» diye haykırdı. Yerinden kalktı, kendi elleriyle onun bağlarını çözdü, başını öptü, onu kucakladı ve büyük bir memûriyete tâyin etti.

İhtiyarın ümid dalı meyva verdi. Pâdişâh ile köylünün hâli dillerde destan oldu.

Tabiî, iyi olan kimse, doğruların izlerinden gider. Sakın ayıp arayan câhilin arkasından gitme. Belki, akıllı insanlardan güzel ahlâk öğren.

Hâlini, etvârını, gidişini düşmandan dinle, çünkü fenâlığın dostun gözünde iyi görünür. Seni methedenler, dostun değildirler; seni kınayanlar senin dostlarındırlar. Hastaya çeker vermek günahtır; onun için acı ilâç faydalıdır. Serzenişi hoş tâbiatli dostlar değil, ekşi suratlı insanlar daha iyi yaparlar. Bundan daha iyi nasihati sana kimse söylemez. Aklın sana yâr ise, bir işâret kâfidir.

ME’MÛN İLE CÂRİYESİNİN HİKÂYESİ

Hilâfet sırası Memûn’a eriştiği zaman ay yüzlü bir câriye satın aldı.

Bu câriyenin yüzü Güneş’e, teni gül fidanına benziyordu. Şivesi, işvesi de âkılâne idi.

Elini âşıklarının kanlarına batırmış, onun için parmaklarının uçları ünnap rengini almıştı.

Soğuları baştan çıkaran rastıklı kaşları Güneş’e mukabil kudret yayı (kavs-i kuzâh) gibi idi.

Gece oldu. Me’mûn halvete girdi. Fakat o hûri yavrusu bebecik, Me’mûn’a râm olmadı. Me’mûn çok hiddetlendi, câriyenin başını cavza gibi iki parça etmek istedi. Câriye Me’mûn’un kızdığım anlayınca:

«– İşte başım, kes at!. Fakat benimle yatma!» dedi.

Me’mûn sordu:

«– Ne yaptım da seni incittim, benim nemi beğenmedin?»

Câriye:

«- Beni öldürsen, ikiye biçsen, seninle yatamam!» dedi, «çünkü ağzının kokusuna dayanamıyorum. Kılıç bir kere öldürür, ok bir kere saplanır. Fakat ağız kokusu insanı mütemâdiyen öldürür.»

 Cariyeden bu sözü işiten Me’mûn acındı, incindi. Bütün gece bu ağız kokmasının çaresini düşündü, uyuyamadı. Sabah olunca, gerek Bağdat’ta, gerek başka memleketlerde bulunan tekmil ukalâyı, hükemâyı, etıbbâyı toplattı. Aralarında muhtelif şeyler üzerinde, fakat arada ağız kokması hakkında da mübâhaseler yaptırdı. Bu sâyede sezdirmiyerek, ağız kokusunu gidermek için en mühim ilâcı öğrendi, kullandı, ağız kokusu geçti.

Me’mûn evvelâ câriyenin sözüne kızmıştı. Fakat bu söz üzerine tedâvi ile, o fenâ kokudan kurtulduğu, ağzı gonca gül gibi güzel kokulu olduğu için, câriyenin sözünden memnun oldu. Câriyeye sarayda büyük bir mevki verdi. Onun hakkında:

«– Bu benim ayıbımı yüzüme karşı söyledi; bu benim dostumdur!.. » derdi.

Bence,

«– Senin yolunda şöyle bir kuyu vardır» diyen adam senin hayırhâhındır.

Yolunu şaşırmış bir kimseye:

«– İyi gidiyorsun!..» demek; büyük zulümdür.

Çok kere olur ki, kendisine ayıbı söylenilmiyen kimse câhillikle ayıbını hüner sayar.

Bir kimse sekmunya[1] lâzım ise ona:

«– Bal tatlıdır, şeker emsâlsizdir!..» demeyin.

Bir eczâcı bir gün ne güzel söylemiş:

«– Sana şifâ lâzım ise icâbında acı ilâç iç!»

Eğer sana faydalı bir şerbet lâzımsa, Sâdi’den acı nasihat ilâcı al! Sâdi’nin nasihati mârifet eleğiyle elenmiş, söz balı ile karıştırılmıştır.

ZÂLİM PÂDİŞÂH İLE SÂDIK DERVİŞİN HİKÂYESİ

İşittim ki, bir fakir, bir pâdişâh huzurunda doğru bir söz söylemiş, bu söz o büyük pâdişâha dokunmuş, incinmiş. Azametini, kudretini göstermek için, fakiri zindana attırmıştı. Fakir, hapishânede iken, dostlarından biri o fakire gizlice:

«– A kardeş!.. demiş «sen de o sözü söylememeliydin!..»

Buna karşı fakir:

«– Cenâb-ı Hakk’ın emrini tebliğ etmek ibâdettir. Zindandan korkmam, çünkü zindan bir saatlik bir iştir!» cevabını vermiş.

Fakir ile dostunun bu konuştuklarını birisi duymuş ve hemen pâdişâha yetiştirmiş.

Pâdişâh gülmüş:

«– Zavallı, yanlış düşünüyor; zindan bir saatlik iştir, diyor. Bilmiyor ki, o hapishanede ölecektir.» demiş.

Bu söz de pâdişâhın kölelerinden birisi tarafından fakirin kulağına fısıldanmış. Fakir o köleye şöyle demiş:

«– Tarafımdan pâdişâha söyle. De ki, ben hiç müteessir değilim. Bence zaten dünyanın kendisi bir saatliktir, ziyâde değildir. Beni elimden tutup hapishâneden çıkaracak olsan sevinmem. Başımı kesecek olsan ona da gam yemem! Senin hazinen varsa, buyruğun her yerde yürüyorsa; ben de aile derdi, mahrûmiyet ve ıstırap içinde, korku, mihnet içinde bunalmış kalmışsam, ölüm kapısından içeri girdiğimiz zaman bir anda müsâvi oluruz. Şu üç-beş günlük dünya devletine gönül verme! Halkın gönlünün dumanıyla kendini yakma! Senden evvel, senden daha fazla kazananlar bulunmadı mı? Onlar, zulmederek cihânı yıkmadılar mı? Öyle yaşa ki, öldüğün vakit seni tahsin etsinler, iyilikle ansınlar, mezarına lânet savurmasınlar.»

Kötü âdet koymamaya çalış; çünkü kötü âdetler için herkes bu âdeti çıkarana lânet olsun der.

Kudret, kuvvet sahibi bir kimse, yücelikte en son noktayı bulsa, âkıbet mezar toprağı onu altına almıyor mu?

Pâdişâh ihtiyarın sözlerine kızdı:

«– Şu ihtiyarın dilini ensesinden çıkarın!...» dedi.

Hakikatleri bilen ihtiyar cevap verdi:

«– Pâdişâhım, senin bu sözlerinden de korkmam. Dilsizlikten de gam yemem. Çünkü Cenâb-ı Hak gönülden geçen şeyleri de bilir. Gerek zarûret çekeyim, gerek zulüm göreyim, sonum hayır olsun ikisinin de ehemmiyeti yoktur.»

Arkadaş! Sonun iyi olursa, çektiğin mâtem güveyilik yerine geçer,

HİKÂYE

Bir yumrukçu vardı. Zavallı adam tâlihsizdi, zaruret içinde yaşıyordu. Açlıktan ölme derecesine gelmişti. Yumruk ile para kazanmak muhal olduğundan, karnını doyurmak için sırtı ile çamur taşırdı. Bu zaruretten çok müteessir oluyordu.

Bazan coşar, zebunların öldüren felek ile cenk eder; bazan da tâlihine küser ve ye’se düşerdi. Halkın tatlı geçimlerini görür, boğazına acı sular tıkanırdı, zehirlenirdi. Bâzan bu perişan haline ağlar:

«– Bundan daha acı hayatı kim görmüştür? Ne adamlar var ki, bal şerbeti içiyorlar, tavuk etleri, kuzu etleri yiyorlar. Bana gelince ekmeğime bir yaprak tereyi bile katık edemiyorum. Adâlet gözüyle bakılırsa ben çıplak kalayım, kedi kürk giysin! Bu doğru bir şey değildir. Ne olurdu, bu çamur işiyle uğraşırken ayağım köklüce bir defineye batmış olaydı! Ne olurdu felek bir cilve edeydi de elime bir hazine geçseydi. Ben de bir zaman yaşasaydım, felekten murâd alaydım, murâd süreydim. Üzerimden bu mihnet tozunu silkeleyeydini!» der, dururdu.

İşittim ki, bir gün, yumrukçu, toprak kazıyormuş. Kazarken toprakta dura dura dağılmış, üzerindeki dişler düşmüş bir çene kemiği çıkmış.

Kemik yumrukçuya hâl diliyle şöyle nasihatte bulunmuş.

«– Efendi, fakr ü zarûrete tahammül et! Yarın toprak altında ağzının hâli böyle değil midir? Sonucu böyle olunca, şeker yemişsin, yâhud ciğer kanı içmişsin, ikisi birdir. Zamanın iyi, yahud kötü geçmesini hoş gör. Çünkü zaman,bizsiz de pek çok dönecektir.»

Çürümüş çene kemiğinin karşısında bu duygularla sarsılan yumrukçu, gönlündeki kederi bir tarafa bıraktı; kendi kendine şöyle bir hitapta bulundu:

«– Ey akılsız, tedbirsiz nefis! Fakr ü zaruret yükünü çek. Kendini öldürme! Eğer bir kul, başı üzerinde yük taşırsa, diğer birisinin de şan ve şerefle başı göğe değerse, her ikisinin de hâli başkalaştığı zaman, birincinin başındaki yük, ötekinin şan ve şerefi geçer gider. Bu Dünya’da keder de, sevinç de ebedî kalmaz. Ebedî kalan şey, işin karşılığı ile iyi adıdır.

Ey pâdişâh! Ne taht kalır, ne taç kalır, yalnız kerem kalır. Eğer iyi bahtlı isen lütuf ve ihsanda, keremde bulun! Sana ancak bu kalır. Saltanatına, mansıbına, maiyetinde bulunan insanlara güvenme. Çünkü senden evvel, senin gibi çokları geçmiş, senden sonra da nice senin gibileri gelecektir.

Devlet sâhibi insan, dinin evâmiri (emirleri) dâhilinde hareket etmeye gayret eder. Çünkü dünya nasıl olsa geçer gider. Saltanatının karmakarışık, altüst olmamasını istersen, saltanatla beraber dini düşünmek lâzımdır. Mâdem ki dünyayı bırakıp gideceksin, altınları saç, müstehaklarına ver. Nasıl ki Sâdi de böyle yapıyor. Altını olmadığı için, inci saçıyor.

NASİHAT KABUL ETMİYEN KİMSEYE KARŞI SÜKÛT ETMEK HAKKINDA HİKÂYE

Naklederler ki, bir zâlim, bir iklime pâdişâh olmuştu. Onun zamanında insanların günleri, gecesi gibi idi. Geceleyin onun korkusundan uyku haram idi. Bütün gün iyiler onun elinden dert ve belâda idiler. Gece olunca, temiz insanlar ellerini kaldırır, ona bedduâ ederlerdi.

Birtakım insanlar o zamanın bir şeyhine gittiler. O zâlim pâdişâh elinden zâri zâri ağladılar:

«– Ey âlim ve güzel reyli zat! Ricâ ederiz, bu pâdişâh yanına git, ona nasihat ver, Allâh’tan kork, de!» dediler.

Şeyh, cevap verdi:         

«– Yazık değil mi, onun yanında Allâh’ın adını anayım? Çünkü o, bu mübarek adın anılmasına ve Cenâb-ı Hakk’a âid sözlerin söylenmesine lâyık değildir.»

Hocam, bir kimseyi, haktan bir kenara çekilmiş görürsen, öyle kimsenin yanında hak sözünü ortaya koyma. Alçak insanlara ulûm ve fünûndan bahsedilirse, ulûm ve fünûna yazık olur. O gibilere ulûm ve fünûndan bahsetmek, dâneyi çorak yere ekmek gibidir.

O gibilere nasihat kâr etmeyince, sana düşman olur. Cân ü gönülden incinir, seni de incitir.

Padişahım, senin âdetin hak üzere yürümektir. Bundan dolayı huzurunda, kemâl-i cesaretle haktan bahsedilebilir.

Ey temiz düşünceli pâdişâh; ben sana hak ne ise onu söyledim. Çünkü ancak Allâh adamının huzurunda haktan bahsetmek kaabildir.

Yüzük taşındaki mühürün bir hassası var, basılır. Fakat muma basılırsa çıkar, katı taşa basılırsa çıkmaz.

Zâlim kimse benden cân ü gönülden incinse taaccüp etmem; çünkü o hırsızdır, ben bekçiyim. Sen de insaflı, adâletli bir bekçisin. Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ü himâyesi de senin bekçin olsun.

Sayende rahat ediyoruz. Bize minnet yükletsen hakkın var, fakat yükletme! Çünkü, hakikatte minnet, fazla ihsan, şükür, Cenâb-ı Hakka mahsustur.

Yüce Allâh seni halkın hizmetine memur etmiş, seni başkaları gibi aylak bırakmamıştır. Herkes çalışma meydanında koşuyor; fakat devlet topunu herkes çelemiyor.

Sen cenneti çalışma ile kazanmadın; belki Cenâb-ı Hak sende cennet ehlinin ahlâkını yaratmıştır.

Gönlün aydın ve müsterih olsun. Devletin pâyidâr, derecen yüce, yaşaman hoş, gidişin doğru, ibâdetin beğenilmiş, duân kabul edilmiş olsun.

PADİŞAHLARIN REYİ, MEMLEKET İDARESİ

Düşmana müdâra ile iş bitiyorsa, müdâra muhârebeden daha iyidir. Kuvvet, ile düşmanı kahretmek mümkün değilse ona ihsân, in’âm ederek, cemîleler göstererek fitne kapısını kapatmak lâzımdır. Düşmanın zarar vermesinden korkuyorsan ihsân nüshasiyle onun dilini, ağzını bağla.

Düşman askerlerini tâciz etmek için, kale etrafına demir diken dökecek yerde, altın dök. Çünkü ihsân, keskin dişi kesmez eder.

Tedbir ile, yüze gülme ile cihânı yenmek mümkündür. Isıramadığın eli öp!

Düşmana hoş görün, onu okşa, kendine dost yap. Fakat sonra, fırsat bulduğun zaman derisini yüz!

Kemendinden İsfendiyar’ın bile kurtulamadığı Rüstem, tedbir ile tutulmuş, bağlanmıştır.

Düşman az bile olsan sakın, ihtiyatlı bulun! Çünkü sel suyu, damla damla yağmurun toplanmasından hâsıl olur.

Düşmana kaş çatarak onu ürkütme! Çünkü zayıf ise de dost olması daha iyidir.

Bir kimsenin düşmanı dostundan çok olursa, onun düşmanı mesrûr, dostu mahzûn olur.

Kendi kuvvetinden fazla düşman askerine kendini, vurma, hücum etme! Çünkü neşter üzere yumruk vurulmaz.

Hasmın zayıf, sen daha güçlü, kuvvetli isen, düşmanı ezmeye heves etme! Âcize karşı kuvvet göstermek mertlik değildir. Fil kadar kuvvetli, arslan pençeli de olsan, bence sulh cenkten daha iyidir.

Sulhu devam ettirmek için bütün çûreler müfîd (faydalı) olmazsa o zaman eli kılıca götürmek câiz olur.

Düşman sulh ister, baş çevirme. Mutlakâ cenk isterse, o zaman da atının dizginini büküp yüz çevirme! Cenk kapısını düşman bağlarsa, senin şerefin, mehâbetin on bin misli artar.

Düşman cenk ayağını üzengiye korsa (cenk isterse), kıyâmette Cenâb-ı Hak senden hesap sormaz.

Birisiyle arada kin, adâvet hâsıl olursa, onunla cenk için hazırlan. Çünkü kin tutan kimseye dostluk hatâdır.

Alçak kimseye mülâyemetle, tatlılıkla söylersen kibri artar. O zaman Arap atlariyle, yiğit insanlar ile düşmanın tozunu havaya savur.

Düşman âciz kalarak kapına gelir; dostluk isterse, gönlünden kini, başından öfkeyi çıkar. Düşmanın tatlılıkla ve âkılâne bir tavırla sana mürâcaat ederse, onu sert ve gazaplı bir şekilde karşılama!...

Düşman aman dilerse, kerem göster, keremden şaşma, lütfet! Fakat mekrinden, hilesinden de emin olma!  İhtiyarların reyinden, tedbirinden çıkma. Çünkü yaşlılar çok iş tecrübe etmiştirler. Tunç kaleleri gençler kılıçla, ihtiyarlar, akıl ve tedbir ile temelinden yıkıp zaptederler. Filleri yıkan, arslanları mağlûb eden gençler, ihtiyar tilkinin hilesini bilmezler.

Muhârebe üzerinde ordunun merkezinde bulunurken, kaçmayı da aklından çıkarma. Çünkü ne bilirsin ki, zafer kime nasip olacaktır.

Muhârebede asker bozulacak olursa, tek başına müdâfaa ve mücâdele hevesine düşme, canını ateşe atma, sen de bir tarafa kaç!

Ordunun kenarında isen bir tarafa savuşmaya çalış!.. Orta yerde kalmış isen düşmanlardan birinin elbisesini giyin, düşman neferi gibi görünmeye çalış; bu suretle kendini kurtarmaya bak.

Sen maiyetinle beraber bin kişi, düşman da iki yüz kişi olsa, gece olunca düşman memleketinde durma! Çünkü geceleyin pusudan çıkan elli kişi, beş yüz kişi kadar heybetlidir.

Geceleyin yola devam etmek istersen, ilk evvel pusu yerlerinden sakın!

Düşman ile aranızda bir günlük yol kalınca dur, orada çadır kur. O hâlde düşman sana tecâvüz edecek olursa gam yeme. Efrasiyap da olsa beynini dağıt!.. Bilmez misin ki, düşman o bir günlük yolu kat’edinceye kadar kuvveti hayli yıpranır. İşte o zaman sen o yorgun askere hücum et. Bu sûretle câhil düşman kendisine zulmetmiştir.

Düşmana hücum ettiğin zaman düşman bayrağını yıkmaya gayret et. Bayrak yıkılınca bir daha toplanamazlar.

Düşman bozulduğu zaman onu uzun uzadıya takip etme; olmaya ki, yardımcı kuvvetinden uzak düşesin. Hem de düşmanı çok kovduğun zaman büyük kuvvetin geride kalır. Sizin azlığınızdan düşman süvârileri üzerinize atılırlar. Atların ayaklarından çıkan tozlar bulutlar teşkil eder. Düşman, etrafınızı kargılar, kılıçlar ile kuşatır.

Düşman bozulduğu zaman askerin ganimet sevdası ile düşmanın arkasına düşüp gitmesin. Çünkü böyle yapılacak olursa şâhın arkası boş kalır. Muhârebelerde ordunun canı ise şâhtır. Binâenaleyh ordunun, şâhı muhâfazası, cenge girmesinden çok hayırlıdır.

SULH ZAMANI ASKERİ OKŞAMAK

Bir dilâver, bir yürekli asker bir kere kükreyip düşmana saldıracak olursa, hâline göre onu terfi ettirmek lâzımdır. Böyle celâdet gösteren yiğitler terfi ettirilirse, ikinci defa da canlarını ölüme atar; harpten korkmazlar.

Askeri sulh hâlinde hoş tut ki, sıkıntı zamanında işe yarasın. Cenkçi yiğitlerin bugün ellerini öp; yoksa düşman kösünü çalmaya başladığı zaman el öpmenin faydası yoktur.

İşi düzgün olmıyan asker, muhârebe gününde nasıl kendisini ölümlere atar? Düşmanın tecâvüzüne karşı memleketi asker ile, askeri de para ile muhafaza et! Bir pâdişâhın askerlerinin kalpleri rahat, karınları tok ise düşmanına gâlip olacağı muhakkaktır.

Askerler kendi başlarının diyetini yiyorlar. Yazıktır onlara. Sıkıntı eziyet çektirmemek lâzımdır.

Pâdişâhlar, hazineyi askere sarfetmeyelim, yazıktır, derlerse, askerler de:

«– Beyhude kılıca el atmayalım, bu uğurda hayatımızı fedâ etmeyelim, yazıktır.» derler.

Eli boş, işi gücü inlemek olan asker; muharebe gününde ne kadar yiğitlik yapabilir?

İŞ TECRÜBELİ YİĞİTLERİ TAKVİYE HAKKINDA

Düşman ile cenge yürekli insanları gönder; arslanlarla cenge arslanları gönder.

Cihan görmüş insanların reyi ile iş gör; eski kurt, av avlamasını çok iyi bilir. Kılıç çalan gençlerden korkma; çok bilen ihtiyarlardan kork! Cihan görmüş insan, akıllı olur; zira soğuğu, sıcağı çok tatmıştır. Tâlihi yâr olan değerli gençler, ihtiyarların reylerinden baş çevirmezler. Memleketinin mâmûr olmasını istiyorsan, büyük işleri yeni yetişenlere verme. Cenklerde çok bulunmuş insandan başkasını askere kılavuz yapma. Büyük işleri küçüklere buyurma; çünkü örsü yumruk ile kırmak kâbil değildir. Ahâliyi okşamak, askeri idare etmek oyuncak değildir.

Zamanında büyük işlerin başarılmasını istersen, iş görmemişlere iş buyurma! Av köpeği kaplandan yüz çevirmez; fakat cenk görmemiş arslan, tilkiden ürker, kaçar.

Kucakta beslenmiş insan muhârebe görünce korkar; fakat güreş tutarak, av avlayarak, top oynayarak yetişen genç cenkçi olur. Hamamda, ılıcada zevk u safâ ile yetişen çocuk, muhârebe kapısını açık gördüğü zaman korkar.

İki kişinin yardımiyle ata binen kimseyi, bir çocuk bile vurabilir.

Muhârebeden kaçmak isteyeni eğer düşmanı öldürmemişse, sen öldür.

Muhârebe gününde kadın gibi muhârebeden baş çeviren kimseden, ahlâksız çocuklar bile daha iyidirler.

HİKÂYE

 Oğlunun cenk için tirkeşini takındığını gören Gürgin pehlivan oğluna şu güzel sözleri söylemiştir:

Kadınlar gibi çabuk kaçacaksan, harbe gidip de yiğitlerin yüzleri suyunu dökme! Bir süvâri cenkte arkasını gösterecek olursa, yalnız kendisini değil, bütün yiğitleri öldürmüş olur. Hakîkî kahraman odur ki; cinsleri bir, dilleri bir, sofrada yemek yiyen iki dostun cenk halkasını birlikte düştükleri zaman muhârebenin ciğergâhında cân ü gönülden çalışır, çarpışır ve kardeşi düşman eline esir düşmüş iken kendisi okun önünden kaçmaya tenezzül etmez. Zaten bir ordunun askerleri de böyledir.

Cenge girenler birbirine yâr değilse, birbirini korumak fikrinde değilse, öyle askerden hayır gelmez. Askerlerde öyle bir hâl görecek olursan, oradan kaçmayı ganimet bil.

HÜNER SÂHİPLERİNİ OKŞAMAK

Ey memleket fethetmek isteyen pâdişâh! İki sınıf insanı besle, hoş tut. Bu sınıflardan birisi cenk için hazırlanan erlerdir; diğeri, rey, fikir, tedbir sahibi insanlardır.

Ancak âlimleri, kılıç çalan kahramanları besleyen pâdişâhlar, devlete nâil olurlar.

İnsanlar için iki büyük meziyet var: Biri kalem, diğeri kılıç sahibi olmak. Bu iki meziyetten hiçbirine sahip olmıyan birisi, ölürse, öldüğüne acıma! Kalem kullananları, kılıç çalanları iyi tut; onlara riâyet et! Çalgıcı makûlesine meyletme, onlar kadın tâifesi gibidir. Hayır gelmez.

Düşman cenge hazırlanırken beri tarafta çengilere cenk çaldırmak, sâkîlere bayılmak erkeklik değildir.

Devletli insanlar için oyun da fenâdır. Oturup da oyun ile meşgûl olan devletlerin devletleri, bir oyunla ellerinden gitmiştir.

HER HÂLDE DÜŞMANDAN SAKINMAK HAKKINDA

Düşman cenk açtığı zaman kork demem; belki düşmanın sulh halinde bulunduğu zaman daha ziyâde kork, derim. Çünkü nice insanlar vardır ki, gündüz sulh âyetini okur; fakat gece olunca uykuda bulunanların üzerlerine hücum eder.

Cengâver yiğitler zırhlariyle toprak üzerinde uyurlar. Döşek kadınların hâbgâhıdır. Kılıç çalan yiğitler çadır içinde bile, kadınların evde uyudukları gibi çıplak uyumazlar.

Düşmanın apansız, habersiz hücum etmesi ihtimâline binâen sen de dâimâ gizli gizli harbe hazırlanmalısın.

Sakınmak, ihtiyatlı bulunmak iş bilen yiğitlerin işidir. Karakol, ordunun tunçtan yapılmış duvarıdır, surudur.

DÜŞMANLARI REY VE TEDBİR İLE DEFETMEK HAKKINDA

Fenâlık düşünen, fakat düşündüğü fenâlığı yapmaya kudreti olmayan iki düşman arasında emin, rahat oturmak akıl işi değildir. Çünkü eğer o iki düşman ittifak edecek olurlarsa o zaman kısa elleri uzun olur.

İki düşmanın varsa iptidâ hile ile birisini meşgul et! O rahat otururken ötekinin kökünü kazı!

Bir düşman muhakkak harbetmek isterse, onun kanını âkılâne bir sûrette dökmek için git; onun düşmanı ile dost ol! Bu sûretle onun gömleği vücûduna zindan olur.

Düşman askerinin arasına muhâlefet düşecek olursa, sen kılıcı kınına koy!

Kurtlar birbirine düştükleri zaman, koyunlar aralarından rahat geçerler.

Bir düşman diğer düşman ile uğraşacak olursa, sen dostlarınla, huzur-ı kalb ile muhabbet et!

DÜŞMANA TATLILIK GÖSTERMEK HAKKINDA

Cenk için kılıcı çektiğin zaman bir taraftan da gizlice, barışmak yolunu araştır.

Ordular çeken, tulgalar paralayan kumandanlar zâhiren harp ederlerse de; gizlice musâleha ararlar.

Meydanı tutan yiğidin gönlünü ele al, onu okşa! Tâ ki, lüzumu takdirinde top gibi ayağına düşsün; başını yoluna koysun.

Düşmanın kumandanlarından biri ele geçince ağır davran; hemen öldürme. Çünkü düşman tarafından olduğu gibi, senin tarafından da bir büyük adam esir düşebilir. Eğer sen düşmanın esir düşen büyüğünü öldürürsen, onlar da, senin adamını öldürürler. Bir daha onu göremezsin.

Esir tutulup bende çekilenlere cefâ eden kimse, zamanın kendisini de o hâle getireceğinden korkmaz mı? Bendlere çekilen esirlere o kimseler iyi muâmele ederler ki, kendileri de vaktiyle öyle bendlere çekilmiş (kolları bağlanmış) olurlar.

Düşman büyüklerinden biri gelir sana tâbi olursa, onu hoş tut. Çünkü onu gören birisi daha gelir.

Sineklerin 9 kalbi,
Gözlerinde 8000 mercek vardır.Saniyede 100 görüntü algılarlar.Şüphesiz,Allah'tan başka çağırdıklarınız ve
İbadet ettikleriniz bir sineği halk edemezler.
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Forum Anasayfası Forum Anasayfası > OYUN DIŞI > Paylaşım Mekanı OYUN ANA SAYFASI
En Son Mesaj Yazlan Konular
Konu Forum Yazan Tarih Okunma
Konuyu Grntlemek in Tklayn KA V3 Test Savaş RaporlarıKAV3 Savaş RaporlarıangelofdeathDün-10:572719
Konuyu Grntlemek in Tklayn Oyuna Geri Dönüş TalepleriDİKKAT DİKKATradyomuz18-Aralık-2014-19:02165
Konuyu Grntlemek in Tklayn TRAVİAN BENZERİ BİR OYUN CIKTIHoşgeldin - Hoşbulduksadece918-Aralık-2014-13:2817
Konuyu Grntlemek in Tklayn Oyunda Açık var şikayetiKAV3 Savaş Raporlarıtruva_tr17-Aralık-2014-17:251017
Konuyu Grntlemek in Tklayn ...:::MaLaTYa_SeRDaRı ODASI:::...Paylaşım MekanıMaLaTYa_SeRDaRı06-Aralık-2014-12:4624226
Konuyu Grntlemek in Tklayn Günaydın / İyi Geceler DilekleriSohbet Odasıredo03-Aralık-2014-08:09253872
Konuyu Grntlemek in Tklayn DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARIPaylaşım MekanıMaLaTYa_SeRDaRı19-Kasım-2014-13:58309140
Konuyu Grntlemek in Tklayn Şu An Ne Dinliyorsunuz??Paylaşım MekanıHalley14-Kasım-2014-01:08268893
Konuyu Grntlemek in Tklayn Hece Oyunu..Forum Oyunları Zeka Sorularıakrepkıl10-Kasım-2014-23:08685650
Konuyu Grntlemek in Tklayn SİZCE KİMİN SAATLİK GELİRİ EN FAZLA ???Sohbet Odasıvahset5507-Kasım-2014-23:516859
Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.51 [Free Express Edition]
Copyright ©2001-2008 Web Wiz